harita 

Bahoz Şavata

Bahoz Şavata
Türkçe köken olarak Orta Asya’da Altay Dil Ailesi kökenli ve yapı olarak sondan eklemli bir dildir. Tarihçesini konuyu anlamak bakımından önemsemek gerekir. Çünkü örneğin bu gün konuşulan Türkiye Türkçesi yapı ve gramer olarak oldukça melez bir dile dönüşmüştür.
İsveçli dil bilimci Lars Johanson’a göre; “Ana Türkçe varsayımsal bir ‘yeniden oluşturulmuş’ dildir ve diğer proto diller gibi belirli bir dönemdeki konuşma dili ile birebir aynı değildir.” *Bkz, Türkçe dili Lars Johanson , s 67.1988.
Bu nedenle konu hakkında Ön Asya tarihinde itibaren Türkçenin serüvenine dair bazı sunumları yapmak gerekir.
Türkçe’nin Tarihçesi
Biraz geçmişe gidersek, Türk hanedanlarının yönettiği XII. yüzyıl ortalarında Selçuklular daha sonra Osmanlılar genellikle dil olarak Farsçayı, Arapçayı ve Yunancayı vs. devlet işlerinde resmi dil olarak kullanırlardı. Bu devletlerin egemenliğindeki halkın bizi ilgilendiren Ön Asya’nın batısında kullanılan “Türkçe” dili ise, Anadolu’da daha çok Yörük Türkmenlerin göçer, çadır kültürü ile yaşattıkları bir dildi. Selçuklu ve Osmanlı devletleri geleneksel olarak, Farsça, Arapça ve Yunanca konuşan devletler üzerine tesis edilmiş hanedanlık devletleri idiler. Ellerine aldıkları devlet idarelerindeki memur ve elit yöneticilerin taşıdıkları yerel dilleri ve kültürleri ile devlet kurumlarını yönetme zorunluluğu ile karşılaştılar. Fetihçi olmak kolay lakin kültürel olarak fetih yaptığın devletlerin kültüründen de geri bir kültüre sahip isen onların dil ve kültürü ile hareket edersin.
Nitekim Ön Asya’da kurulan menşei Türk olan Hanedanlıkları veya devlet kurucuları devletin işlerinde iletişim aracı olarak resmi dilinde bu şekilde bir metotla yola koyuldular. Sonuçta orta çağda gerçekleşen olay; ilk Türk siyasi devlet dilinde Türk kökenli bu hanedanlar asimle olmuşlardır. Yöneticilerin melez iki dilli kimlikleri vardı. Çoğu Türk kabileleri de, İran’da Farslaşmış, Kürdistan’da Kürdleşmiş, Irak’ta ve Süriye’de Araplaşmış ve Anadolu ve Balkanlarda Rum olmuşlardı.
Kısacası Orta-Asya’dan yola çıkan Türk soylu kabileler, kısım kısım, farklı zamanlarda anayurtlarından 12.000 km’lik yolu 1.400 yılda kat etmişlerdi. Bu süre zarfında yol boyunca asimilasyona ve evlilikler ile yeni melez kimlikler edinmişlerdir. En güçlü kültürel asimilasyonu ve ırki olarak melezleşmeyi ise İran ve Anadolu’da yaşamışlardı. Türkler devlet yapılarında kendi ana dillerinden çok uzaklaşmıştı. G/Köktürk, Gazne, Altın Orda, Selçuk ve Osmanlı devletleri ile yeni yerleşim alanlarında yerel halklar ile kültürel asimilasyona her alanda bulaşmıştı. Özellikle Osmanlılar ile birlikte uzun bir egemenlik yaşanılan bir imparatorluk ortaya çıkınca devlet dili üst yapıda imparatorluk dili olma ile karşı karşıya kalmıştı. Ortaya resmi alanda her yerde farklı konuşulan “Osmanlıca” diye özel bir dil türemişti. Onlarca halkın birlikte yaşadığı Anadolu ve Balkanlarda da bu coğrafyaya gelen kabilelerde ise devletin resmi dilinin dışında farklı yerel Türkçe Ağızlar oluşmuştu. Sadece ana dili Türkçeyi en sıkı koruyan göçer yaşamları olan Yörük kabileleriydi.
Hele Osmanlı gibi cihan-i-şûmul büyük bir devlet olunca öyle ki büyük bir karmaşa ile her şey yaşandı. Devlet yönetiminin merkezi konumu için Yavuz’un Mısır fethinden sonra buradaki hali hazır Arapça bilen Memluk soylu devlet yöneticilerine; “Benim dilimi bilesiniz!” fermanını vermişti. Bu ifade, Osmanlı devletinin ilk merkezi dil politikası sayılır.
Osmanlı yazı dili belirgin anlamda 15. yüzyıl ortalarında biçimlenmeye başlamıştı ve 16. yüzyıl başlarında klasik biçimine kavuştu. 19. yüzyıl ortasından itibaren Osmanlı Devletinin toprak kaybetmesi sonucu gelişen batı tarzı milliyetçilik, entelektüel hayatın gelişimi, gazeteciliğin ve Batı etkisindeki edebiyatın gelişmesiyle Osmanlıca kültürel alanda hızlı bir değişime uğradı. Devletin memur kadrosu ve ulemadan oluşan bir avuç Osmanlı aydını Osmanlıcayı daha çok resmi işlemlerde kullanırdı. Günlük yaşamda şehirlerde alegorik bir Türkçe olurdu. Kimi yerde Osmanlıca karışımlı, kimi yerde Kürtçe karışımlı, kimi yerde Lazca, Rumca ve Ermenice karışımlı garip melez yerel diller oluşmuştu. -Bu melez kültürel görünüm Ön Asya’da aslında tarih boyunca bir genellikti. Çünkü tarih boyunca Ön Asya yakın bölge halkları için göç ve istila edilmeye uygun zengin bir coğrafya idi. Buraya göç veya istila edenler daha sonra yerel ve komşu her üç kıtanın kültürü ile harmanlanıyordu. Nitekim bölgenin bu melez kültürel özelliğinden MÖ 5. yy da Yunanlı ünlü tarihçi Herodot da bahsetmişti.
Yakın döneme gelirsek. Bu dönemde de yeni melez dil Türkçede sadeleştirme çalışmaları ortaya çıktı.19. yüz yıl sonlarında ortaya çıkan Türk milliyetçilerinin öncüleri olan Tanzimatçılar bu dil çalışmalarının öncüleri olmuştu. Resmi ülkesel dil tanımı olan “Osmanlıca” tabiri, Tanzimat’ın ortaya attığı deyimler dendi. Siyasi bütünlüğü korumak amacıyla “millet-i Osmanîyye” tanımlamasını yapan Tanzimatçılar, Osmanlı ülkesinde konuşulup yazılan “Türkçeye benzeyen karmaşık alegorik dile de Osmanlıca, “lisân-ı Osmanî” dediler. Bu dönemden sonra yazılan gramer kitaplarına “kavâid-i lisân-ı Osmânî” adını verdiler ve devlet bürokrasisinin resmi yazışmalarda kullandığı bu alagorik “Türkçe” dilini de Arapça, Farsça, Grekçe ve Türkçeden meydana gelmiş bir dil olarak tanımladılar. Gerçi daha sonra dilde saflaştırma hareketleri Padişah Aptulhamit’in, “Türkçe” dilinin, Osmanlıca dilinin yerine devletin dili olması için İslami-millici Cemalettin Afgani’den (Ünlü dil uzmanı Fransız Ernest Renan’ın öğrencisi), Küçük Sait Paşa’dan, Kırımlı Türkçü aydınlardan oldukça ders alması ile devlet politikası olarak yürürlüğe girmiş oldu.
Bu dil çalışmalarında Kırımlı “Türkçü” aydınlar, Rusların kendilerine uyguladığı “Slavlaşma” asimilasyon ve entegrasyon politikasının benzerini “Türkleştirme” politikasında savunurlardı. Türkçü aydınlarda ve devlet kurumunda ortaya çıkan temel genel anlayış şu idi;
“Devletin bekası ve toprak kaybetmemek için Türkçe diline önem verilmeli, Türk olmayan fakat Müslüman olan halklara (Kürtlere, Arnavutlara, Araplara) Türkçe dili öğretilmeli ve bunlar asimle edebilmeliydiler. Hıristiyan Türk olmayan tebaadan da “bir şekilde” kurtulmak gerekliydi?!”
Bu anlayış çerçevesinde devlet katında da çalışmaların yapıldığı görüldü. “23 Aralık 1876’da ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’nin 1857 ve 68 maddelerinde Türkçe diline dair yasal politikalar belirtilmişti. Bu yasalara göre; Türkçe bilmeyenler Osmanlı memuriyetine alınmayacaktı. Devletin meclis heyetlerinin görüşmeleri bundan böyle Türkçe yapılacaktı. Türkçe bilmeyenler Milletvekili seçilemeyecek, 4 yıl sonra yapılacak seçimlerde Türkçe bilmek ve hatta yazmak şart olacağı” şeklinde kararlar ilk defa resmen bu kanunlarda konmuştu.
Devletin kültürel alanda değiştirmek istediği dil Osmanlı yönetici sınıfı ve eğitimli seçkinlerin kullandığı devlet dili olan “Osmanlıca” idi. Bu dil, henüz bir yazışma ve edebiyat dili veya günlük hayatta konuşulan bir dil de olmamıştı.
Osmanlının devamı Türkiye Devleti döneminde; “Harf Devrimi” (1928) ve Dil Devrimi (1932-) ve bu çalışmaları merkezileştirmek için kurulan Türk Dil Kurumu ve “aydınların” merkezi yönlendirilmesi vasıtası ile Osmanlıca yazı dili ve Osmanlıca grameri tamamen kullanımdan kalktı. Ancak, Türk Dil Kurumu’nun Osmanlıca; konuşma ve yayın alanındaki kullanımı, Osmanlıca dildeki Türkçe olmayan kelimeleri Türkçeleştirme uğraşları ve Batılılaşmanın politik olarak ivme kazanması ile dilde kullanıma giren yeni kelimeler sayesinde değişime uğrayarak Türkçede yeni gramatik yapılaşmalar oluştu. Aslında yeni girişimlerde dilde yeni bir melez hareketti. İleri medeniyetin tanımlanması için özellikle batılılaşma çabaları zorunlu olarak kullanılan dilin yetersizliğine, Türkçe olmayan yeni katkılar veya eklentiler sağlamaktı. Böylece resmi alanda Osmanlıca dili zamanla her yerde kullanmakta olunan yeni bir melez Türkçeye dönüştü.
Türk milliyetçilerinin üzerinde milli geleceğini kurmak için alıp da bir türlü büyütemediği ve geliştiremediği “Türkçe” bir dil olarak günümüze kadar geldi. Yani ona eğitsel ve öğretimsel sorunları olan bir dil olarak bakılmamıştı. Dilin yetkinliği bilimsel olarak sorgulanmamıştı. Türkçe dili, siyasal hakimiyet kaygıları ile Türk milliyetçileri tarafından politik olarak yanlış kurulmuş tartışmalar zemininde ele alınmıştı. Üstelik ona, yine siyasi kaygılar ile ayrıca politik bir misyon biçilmişti. Asimilasyon kanunları ile güçlendirilen, içi dolu olmayan fakir ve hayatı tanımlayamayan bu dil, Türkiye hudutları içinde yaşayan herkese öğretilecekti. Haliyle TC devletinin hükmü altında kalan Kürdistan topraklarında Türkçe konuşanlardan sonra nüfus olarak ikinci bir nüfus grubu oluşturan Kürdler, Türkleştirilmenin asimilasyonuyla yüz yüze kaldı. Dilleri Kürtçe (Kurmanci ve Kırdki/Zazaca) eğitim ve öğretimde devlet tarafından yasak edildi. Daha önce dini medreselerde görülen Kürtçe öğretim de kaldırıldı ve halkın Türkçe konuşmaması dahi cezalandırıldı.
İyi ki öğrenilmesi mecbur edilen bu melez dil “Türkçe’nin” içi boştu. Yoksa devlet desteği sürdürülen asimilasyon politikası ile Kürtçe kısa zamanda bitirebilirlerdi.
16.11.2020
Not: Yazı serimiz “Türkçe Dilin Yapısı” ile devam edecek..
Harita: Türk Göçleri, Grafik Urya
<img class="j1lvzwm4" src="data:;base64, ” width=”18″ height=”18″ />
Hakkı Gercek ve 9 diğer kişi
2 Yorum
3 Paylaşım
Beğen

Yorum Yap
Paylaş

İlginizi çekebilir...

mehmet-bayrak-1

‘İlk cezamı Kürtçe şarkı yayınladığım için aldım’

ZABEL MİRKAN Mehmet Bayrak, Kürdistan tarihine ilişkin yaptığı çalışmalarla Kürdoloji çalışmaları başta olmak üzere birçok …