Home , HABER ARŞİVİ , Makaleler , TÜRKİYE’DE FAŞİZM

TÜRKİYE’DE FAŞİZM

AKP 2001 yılında Erdoğan ve Gül öncülüğünde kuruldu. Çeşitli ittifaklar yaparak 2002 yılında iktidara geldi. Güçlendikçe ittifaklarını değiştirdi ve saldırganlaştı.

Ahmet GÜVEN

AKP demek Erdoğan demektir ve boğazına kadar suça batmış Erdoğan’ın başkanlık planı vardır. Milletin iradesini ağzına sakız yaptı. 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde partisi AKP tek başına iktidar olamadığı için Kürtlerin deyimiyle “Sakızı b.ka düştü.’’ Milletin iradesini tanımadı ve seçimleri iptal etti. Kürtlere karşı savaş açtı. Bombalar patlatıldı, sokağa çıkma yasakları uygulandı, barış isteyenler katledilerek kaos ortamı yaratıldı ve böylece 1 Kasım 2015’de tekrarlanan seçimleri zorla ve hile ile kazanmış oldu.
Erdoğan’ın AKP’si 1 Kasım’da seçimleri kazandı ancak savaşı bütün şiddetiyle sürdürdü. Kürdistan’da Kürt kentleri yakılıp yıkıldı, çoluk çocuk demeden yüzlerce insan vahşice katledildi. Yüzbinlerce insan yerinden yurdundan edildi. Bütün bu vahşet Erdoğan’ın başkanlığı için yapıldı. Dolayısıyla bir seneryo olan 15 Temmuz 2016 darbesini “Allah’ın bir lütfu’’ diyerek tek adamın dikta yönetimine geçilmiş oldu. Bu diktatörlük ilan edilmiş OHAL ve KHK ile fiilen kurumsallaştı..
KHK ile muhalif basın kapatıldı. Barış isteyen akademisyenler ve siyasetçiler tutuklandı, Kürt Belediyelerine kayyum atanarak gasp edildi.
Artık Türkiye’yi yöneten, yargıyı, diyaneti, orduyu, polisi ve üniversiteleri emrine alan, camileri ideolojik araçları haline getiren, içerde katliamcı, dışarda işgalci bir siyaset yürüten tek adam rejimi vardır. Rejim değişti ve bu rejimin adı faşist diktatörlüktür.
Bu makalede önce faşizmin ne olduğu ele alınacak. Ardından Erdoğan rejiminin neden faşist diktatörlük olduğu, içerde ve dışarda nasıl bir siyaset izlediği incelenecektir. Son olarak, hiç bir faşist rejim yıkılmaz değildir. Yıkılmasaydı Mussoloni ve Hitler faşizmi yıkılmazdı. Ancak faşist rejimler kendiliğinden yıkılmazlar. Dolayısıyla nelerin yapıldığı ve nelerin yapılması gerektiği sorusu üzerinde durup, mücadeleye katkı sunmak bu makalenin başlıca amacı olacaktır.
Bu açıklamadan sonra konumuza faşizmin tanımı ile başlayabiliriz.

FAŞİZİM NEDİR?

Faşizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yükselişe geçti ve 1922 yılında İtalya’da Mussolini öncülüğünde iktidarı ele geçirdi. Ardından Almaya’da Hitler Nazizmine ve İspanya’da Franko faşizmine ve benzer rejimlere öncülük etmiş oldu. İnsanlık için büyük bir yıkım olan bu kanlı faşist rejimleri tanımlamak için bir çok çalışma yapıldı. Faşizmin en bilinen tanımını Dimitrov yapmıştır. Dimitrov faşizmi sınıfsal temelde ele alarak “faşizm, finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist ögelerin açık terörist diktatörlüğüdür.’’ diye tanımlar. Ancak Dimitrov’un tanımı tek tanım değildir. Adorno ise faşizmi sadece ekonomik temelde değil, faşizmin iktidar olmasını sağlıyan toplumun kültürel özelliklerine de dikkat çeker. (Akt, Kışlalı 1991). Mussolini ise “faşizim bir dindir’’ der. George Mosse, faşizmi temelden pozitivizme ve liberalizme karşı olarak tanımlar. (Akt, Hayes 1973) Griffin (1995) de faşizmi insan yaratıcılığını ezmek için kullanılan bir dizi güçle totalitarizm, devlet terörü, beyin yıkama, sosyal mühendislik, kör itaat, organizeli şiddet, fanatizim ile açıklar.
Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Faşizmin tanımı konuya hangi perspektiften bakıldığıyla yakından ilgilidir. Yine faşizmin farklı ülkelerde öncelikleri ve hedefleri farklılık gösterdiği için farklı versiyonları vardır. Örneğin Mussoloni de milliyetçilik ve vatandaşlık ön plana alınırken, Hitler’de kan bağı-ırkçılık ön plandaydı. Hitler’in hedefi Yahudilerdi, bugün Erdoğan’ın hedefi Kürtlerdir. Ancak faşizmin tanımı hangi perspektifden yapılırsa yapılsın, hangi formda gerçekleşirse gerçekleşsin benzer bazı özellikleri vardır.
Bu özlellikler şunlardır;
.

1. Faşizm’de “eşitlik’’ diye bir kavram yoktur, ırkçı bir ideolojidir. Buna göre toplumlar üst ve alt ırklar olarak yaratılmışlardır. Dolayısıyla alt ırkları yönetmek üst ırkların hakkıdır. Toplumlar eşit yaratılmadığı gibi insanlar da eşit yaratılmamışlardır. Bazı insanlar hükmetmek için diğer toplumun tamamı da yönetilmek için yaratılmıştır. Dolayısyla lider ve lider kültü tartışmasız putlaştırılır. Hitler “Führer’’ olarak putlaştırılırken, bugün Erdoğan da “Reis’’ denip, putlaştırılmaktadır.
2. Faşizm ve milliyetçilik arasında bazı farklıklar ve benzer özellikler vardır. Tarihsel süreçde ulus devletleri inşa eden milliyetçilik “hayali bir geçmiş’’ uydurup, ulusu putlaştırırken, milliyetçiliğin sonucu olan faşizm bununla yetinmez işgalci emelleri ve etnik temizliği sürekli kışkırtır. Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve ülke sınırları içinde sert güvenlik politikaları mutlak destekliyen anlamına gelmediği gibi, faşizm ise yabancı düşmanlığı ve ülke içinde uygulanan sert politikaların sıkı destekçiliğini yapar. Bu anlamda MHP, Erdoğan rejiminin sıkı destekçiliğini yapmaktadır. Bununla beraber hem milliyetçilik hem de faşizmin benzer özellikleri de vardır. Her iki ideoloji de milleti tüm bağlılıkların üzerinde organik bir birlik olarak görür, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğü için çalışır. CHP’nin faşizme karşı tutarlı bir muhalefet yapamaması bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.
3. Faşizm, eşitsizlik ve karamsarlık sonucu kötülüklerin anası olarak hedef belirler. Mussolini İtalya’sında bütün kötülüklerin anası komunistler, Hitler’de Yahudiler ve bugün Erdoğan rejiminde Kürtlerdir. Faşist rejimler kurtuluş için kutsal amaç belirler ve yeniden doğuş efsanesine sarılırlar. Bu efsane Hitler’de Arian ırkının üstünlüğü, Mussolini’de Büyük Roma ve Erdoğan’da Osmanlı olmuştur.
4. Faşizim için din şovenizmi vazgeçilmez bir araçtır. Bir gruba aşırı bağlılık, başka gruplara kin ve nefret güderek zarar vermeyi teşfik eder. Bugün Erdoğan, Suudi Arabistan, Işid, El Nusra ve El Kaide gibi terör örgütleri sunni-İslam şovenizminin başını çekmektedirler.
5. Faşizm ve milliyetçi sosyalizm; Mussolini faşist olmadan önce bir sosyalist olarak siyasete başladı ve bir anti -sosyalist ve anti -komunist olarak iktidara geldi. Hitler yoksul bir ailenin çocuğu olarak Viyana’da doğdu ve Milliyetçi Sosyalist Almanya İşçi Partisi’ni kurarak Yahudi ve komunist karşıtı olarak iktidara geldi. Doğu Perinçek ve tayfası bunun en güzel örneğidir. 12 Eylül 1980 öncesi sosyalistleri ihbar ederek siyaset yapan Perinçek ve tayfası, bugün Kürt düşmanlığı temelinde Erdoğan rejiminin tetikçiliğini yapmaktadır.
6. Faşizmde aslolan devlettir. Birey devletin hizmetinde olan bir araçdan başka bir anlam ifade etmez. Faşizm ekonomik eşitliği ve sınıfsız bir topluma dayanan komunist, sosyalist sisteme ve aynı zamanda liberalizme de düşmandır. Çoğulculuğu, güçler ayrılığını, hoşgörüyü, temel hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğünü, parlementer demokrasiyi güçsüzlük olarak görür. Ancak iktidara gelmek için liberal düşünce altında kamuflaj yapmaktan geri durmaz. Erdoğan ilk başlarda “Demokrasi’’ demekle yetinmiyor “İleri demokrasi’’ diyordu. (Griffin 1995, Kışlalı 1991, Hayes 1973)
Faşizmin Birinci dünya savaşından sonra yükselişe geçmesi ve iktidar olmasının başlıca iki nedeni; birincisi savaşın yaratmış olduğu ekonomik kriz ve toplumsal bunalım, ikincisi kapitalist sisteme alternatif olan 1917 Ekim’inde yapılan sosyalist devrimdir. Savaş’da galip gelen İtalya umduğunu bulamamış ve ekonomik kriz içindeydi, Almanya ise almış olduğu yenilginin faturasını ödemekteydi. Sosyalist devrime karşı faşist hareket İtalya’da savaştan yeni çıkmış, işsizlik ve yoksullukla uğraşan alt tabakalara ümit dağıtarak, diğer taraftan sosyalistlerden devşirdiği anti kapitalist tavırla proleterleşmekten korkan orta sınıfın desteğini alarak iktidar oldu. Ancak “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist öğelerin açık terörist diktatörlüğü.’’ ‘nü kurmuş oldu. Almanya’da Hitler de aynı yolu izledi ama onunla yetinmiyerek hedeflerinin başına anti semitizmi de alarak etnik temizlik yaptı. Mussolini ve Hitler seçimle iktidara geldiler, Faşizim İtalya 1922-1943 yılları arasında, Hitler 1933-1945 yılları arasında iktidarda kaldı. Milyonlarca insanın hayatına mal olan rejimler İkinci Dünya Savaşı ile yıkıldılar. Avrupa’da yıkılan faşist rejimler 21.yüzyılda Erdoğan rejimiyle tekrar insanlığın karşısına çıkmış oldu. Şimdi Erdoğan rejiminin neden faşist ditatörlük olduğunu inceliyeceğiz.

ERDOĞAN REJİMİ NEDEN FAŞİST DİKTATÖRLÜKTÜR?

AKP, Mussolini ve Hitler rejimi gibi ümit vererek seçimle 2002 yılnda iktidara geldi. Nasıl ümit verdi? O dönem iktidarda 90’lı yılların savaş konseptini sürdüren başında başbakan olarak Bülent Ecevit’in bulunduğu DSP, MHP ve ANAP’dan oluşan koalisyon hükümeti vardı. Dünyadaki gelişmelere ve yaşanan değişime kapalı olan hükümet Kürdistan’da köylerin boşaltılması, faili meçhul cinayetlerin işlenmesi, insanların kaybedilmesi devlet politikası olarak Kürtlere, Alevilere, emekçilere ve devrimci demokratlara akıl almaz acılar yaşatıyordu. 21 Şubat 2001’de yaşanan ekonomik krizle dövizin yükselmesi, faizlerin artması ve Türk Lirası’nın değer kaybetmesiyle kentlerde portesto yürüşlerinin düzenlenmesiyle, içerde ve dışarda itabar kaybeden hükümet memleketi yönetemez hale gelmişti. 2001 yılında kurulan dışarda küresel güçlerin, içerde Gülen Cemaati ve libarellerin desteğini alan AKP’nin yıldızı parlıyordu. 3 Kasım 2002 yılında yapılan seçimlerde AKP oyların %34‘ünü alarak meclisin %66’sına sahip olurken, CHP ise oyların %19’ unu alarak meclisin %32’ sine sahip oluyordu. Kürt temsilcileri meclise girmesin diye 12 Eylül faşizminin bir ürünü olan %10 barajına ana memesi gibi sarılan DSP, MHP, ANAP’tan oluşan koalisyon hükümeti ile DYP ve Saadet Partisi baraja takılıp meclise giremediler.
Parlemento’nun %66’sına sahip olan AKP bu fırsatı çok iyi kullandı, daha önceki hükümetlerden farklı olarak rotasını Avrupa Birliği’ne çevirdi. Erdoğan sıkı bir özgürlük ve demokrasi savunucusu olarak demeçler veriyordu. Siyasi yasaklı olmasına rağmen gittiği Avrupa ülkelerinde başbakan gibi karşılanıyordu. Siyasi yasağın kaldırılması için Avrupa’nın yaptığı baskılar sonucu CHP lideri Baykal’ın katkılarıyla bir formül bulundu ve Erdoğan Siirt’den milletvekili seçilerek başbakan oldu.
AKP ile beraber Türkiye’ye başta Suudiler olmak üzere körfez ülkelerinden sermaye akmaya başladı. 7 Şubat 2012 tarihli Hürriyet gazatesinde son on yılda Körfez sermayesinin Türkiye’de 30 milyar dolarlık yatırım yaptığı belirtiliyordu. Aynı zamanda AKP’nin 2002 seçimlerini kazanması ile birlikte Türkiye’ye artan miktarda kaynağı belirsiz döviz akmaya başlıyor. 16 Nisan 2016 tarihli Ekonomistler platformunda bu rakamın son 12 yıl içinde 40 milyar Dolar olduğu belirtilmektedir. Sıcak paranın Türkiye’ye akmasıyla ekonomide canlanma başlıyordu. AB doğrultusunda demokrasi konusunda da Erdoğan ezber bozan demeçler vermekten geri durmuyordu. 2005 yılında Diyarbakır’da Toplu Konut Anahtar Teslim Törenin de şunları söylüyordu “İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ‘Ad koyalım’ diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur” diyerek devlet teröründen bıkmış Kürtlerin yüreğine su serpiyordu.
Aynı törende Erdoğan, ondan önce Ankara’da aydınlarla yaptığı toplantıya değinerek; ”Ama bunu hazmedemeyen siyasetçiler olduğunu da gördük. Çünkü düşünceye saygısı olmayanlar, düşünce hürriyetinden bahsedemezler. Özgürlüklere tahammül edemeyenler özgürlükten bahsedemezler. Din ve vicdan özgürlüğünü hazmedemeyenler, din ve vicdan özgürlüğünden bahsedemezler. İşte bunu hazmedemeyenler zaten adeta güneş karşısındaki kartopu gibi erimeye mahkumdurlar. Biz bunlara aldırmadan yolumuza devam edeceğiz.’’ Muhalefete mesaj veriyordu. (Erdoğan 2005, bianet)
Erdağan, savaştan ve ekonomik sıkıntılardan bunalan herkese ümit vermekten geri durmadı. Bu arada iktidara tamamen sahip olmak için AKP’nin önünde iki engel vardı, biri askeri vesayet, diğeri de geleneksel bürokrasiydi. Çoğulcu demokrasi konusunda AKP’den beklentileri olan libareller askeri vesayete karşı sıkı bir mücadele verdiler. Aynı zamanda AKP devlet içinde kadrolaşmaya giderek, yargı, ordu, emniyet ve devletin bütün kurumlarında kadrolaşmaya gitti. Kendilerinden olmayan bürokratlar yıpratılarak onların yerine Fetullah Gülen’in okullarından yetişenler bürokrat olarak yerleştirildiler. 2007 yılında başlatılan Ergenekon Davası ile ordunun vesayeti kaldırıldı ve tutuklamalarla orduya ilk darbe vurulmuş oldu.
Devletin bütün kurumlarını ele geçiren AKP ve Gülen Cemaati 2009 yılında Kürt siyasetini bitirmek için operasyona başladı. Kamoyunda “KCK” ana davası olarak bilinen davada üç yıl içinde 7000’den fazla insan tutuklandı. O dönem Kürt siyasetçilerine yapılan operasyonları ve anti demokratik uygulamaları eleştiren liberallerin papucu dama atıldı ve onların yerini cemaatçi ve yandaş uzmanlar doldurdu.
12 Haziran 2011 yılında 3. kez seçimleri %50 oy oranıyla kazan AKP daha çok otoriter ve baskıcı olmaya başladı. Bu konuda Kadri Gürsel şunları söylüyor;
“2011’den bu yana AKP iktidarının, ülkede hukukun işlerliği, hesap verebilirlik, girişim ve mülkiyet özgürlüğü, basın ve ifade hürriyeti, insan hakları, çoğulculuk, katılımcılık ve laiklik namına ne varsa, bunları adım adım ortadan kaldırarak, keyfi bir İslamcı baskı rejimine dönüşmesini izliyoruz.’’ (25 Ekim 2016 Cumhuriyet)
Erdoğan’ın baskı ve otoritesine karşı 31 Mayıs 2013 Gezi Direnişi ile karşı duruldu. Gezi Park’ında başlayan direniş ülke geneline yayılarak 6 milyondan fazla insan protesto yürüyüşlerine katıldı. (Birgün 31.05.2016). Protesto yürüyüşlerinde polis ve dinci faşistler tarafından 8 Alevi genci katledildi ve yine polisin attığı gaz bombaları sonucu onlarca insan yaralandı ve gözlerini kaybetti.
“Dinci ve kinci nesil yetiştireceğiz’’ diyen Erdoğan, Gezi’de eli sopalı ve palalı taraftarlarını göstericilerin üzerine sürdü, yalan ve iftiralarla sünni toplumu kışkırtmaktan geri durmadı. O zaman Başbakan olan Erdoğan Gezi Parkı protestoları sırasında eylemcilerin Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Cami’ne bira şişeleriyle girdiğini, içki içtiklerini söyleyerek sünnileri kışkırtıyordu. Camii müezzini Fuat Yıldırım, ise “Ben camide içki içen görmedim, din adamıyım yalan söyleyemem” deyince ordan alınıp Başakşehir’e bağlı Kayabaşı köyüne sürülüyordu. Yine Erdoğan Gezi direnişi sırasında İstanbul’un Kabataş semtinde “Türbanlı bir bacımıza saldırdılar’’ deyip halkı galyana getirmişti.
Ne olmuştu?
Gezi direnişinde Bahçelievler Belediye Başkanı O. D’nin gelini Z. D.’nin,Kabataş’ta çeşitli fantazilerle “70-80 kişilik, yarıçıplak erkeklerin saldırısına uğradığı” iddia edilmiş ve bu iddia AKP’li gazetelerde geniş yer bulmuştu. Daha sonra olaya ilişkin görüntülerde bunun yalan ve iftira olduğu ortaya çıkmıştı ama Erdoğan ve çevresi gerçek olduğunu idda ederek kullandı. Yandaşları da bu iftiraya sarılıp destek oluyorlardı. Bunlardan biri de gazeteci İsmet Berkandı. Daha sonra yalan söylediği için özür dileyen Berkan, o zaman şöyle diyordu;
“Çok ama çok acı bir öykü. Maalesef gerçek. MOBESE görüntüleri dahil pek çok şey var, savunulur tarafı olmayan bir olay” deyip Erdoğan’ın yalanına ve iftirasına ortak oluyordu.
Utanma yoktu. 70- 80 kişilik elleri eldivenli, cinsel organlarını çıkarmış, üstleri çıplak erkeklerin çocuğun yanında kadına saldırıp taciz ettiği sapıklık derecesinde anlatılan fantazilerin Z. D’nun değil haberi Star gazatesine yazan Elif Çakır’ın kendi fantezilerini yazdığı ortaya çıktı. Star gazetesi çalışanı Elif Çakır’ın kendisine “Bunları bu kadın mı anlattı?” diye soran gazetenin editörü Murat Yetkin’e “Konuşacak hali yoktu. Ne anlatabilirdi ki? Ama ne demek istediğini ben anladım” demişti. (Hakan, 26.10.2015, Hürriyet)
Yalan ve iftirada sınır tanımayan Erdoğan ve AKP aynı zamanda boğazına kadar yolsuzluğa batmıştı. 16 Ocak 2014’de CNN Türk’de “Aykırı Sorular’’ programına katılan Prof. Nurşen Mazıcı ‘’AKP aleyhinde açılmış 687 tane yolsuzluk dosyası var. Ve bunların hepsini cemaat kapattı’’ diye belirtiyordu. Yıl 2013 dediğinde artık iki cambazın aynı ipte oynaması zor olmuştur. Cemaat 17 Aralık 2013’de devletin kontrolünü ele almak için harekete geçti ve Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu gerçekleştirildi. Erdoğan kendisini kurtarmak için bir zamanlar düşman bildiği ve cemaat tarfından tasfiye edilen “Ergenekoncu’’ denen kesimle işbirliği yaptı ve Gülen Cemaati’ne savaş açtı. Gülen Cemaati’ni meydanlarda halka şikayet eden Erdoğan, cemaate seslenerek “Ne istedinizde vermedik’’ deyip sitem ediyordu.
Erdoğan, cemaat ne istediyse vermişti. Nursen Mazıcı’ın dediği gibi “Cemaat çok yedi. Zenginleştiler ve artık Nur Cemaati burjuvalaştı.’’ Gülen Cemaati burjuvalaştı ama Erdoğan da boş durmamıştı. Sermaye çevrelerine komisyon karşılığında olanaklar yaratmış dolar ve avro olarak aldığı komisyonlar ayakkabı kutularına sığmaz olmuştu.
30 Ağustos 2014’de Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan başkanlık sistemi arzusunu dillendirmeye başladı. İçerde otoriter ve baskıcı bir politika izleyen Erdoğan gizli ve kirli ilişkilerle Suriye’de kafa kesen, insanların derisini yüzen, hırsız ve tecavüzcü IŞİD, EL NUSRA ve EL KAİDE çetelerini besliyor ve destekliyordu. 19 Ocak’da Adana’da Suriye’ye insani yardım taşıdığı iddia edilen MİT’e ait TIR’ larda ilaç kutuları altına gizlenmiş büyük miktarda silah ve mühümmat yakalandı. Başta silah sevkiyatını inkar eden Erdoğan, silahlar görüntüleriyle yayınlanınca “Suriye’deki kardeşlerimize gönderdiğimiz yardımların önünü kesip onların hayatını çaldılar. Utanmadan sıkılmadan Bayırbucak Türkmenlerine gönderilen yardımlarla ilgili spekülasyonlara girdiler. Bu casusluktur, bu ajanlıktır. Bunun hesabını da verecekler’’ dedi. Ardından haberi yapan Cumhuriyet gazatesinden Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı.
Erdoğan çetelere silah göndermekle kalmadı aynı zamanda IŞİD’in Suriye’deki yasa dışı petrol sevkiyatının da içindeydi. Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Anatoly Antonov eldeki kanıtlara dayanarak şunları söylüyordu; “Işid kontrolündeki bölgelerden Türkiye’ye yapılan petrol ticaretinin üç ana güzargahını belirledik. Suriye ve Irak’taki yasal sahiplerinden çalınan bu petrollerin ana tüketicisi, Türkiye’dir. Verilere göre bu yasa dışı ticarete Türkiye’nin üst düzey siyasi yönetim kadrosu, Cumurbaşkanı Erdoğan ve ailesi karışmıştır.’’ (Sputniknews 02.12.2015)
AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde, bugün Erdoğan’ın tetikçiliğini yapan Perinçek o gün kendi TV kanalında “Bunların altı ay ömrü var’’ diyordu. Belki küresel güçler de AKP’yi bir süre iktidarda kalması için destekledi. Ancak sünni İslamı arkasına alan AKP, iktidara misafir olarak gelmemiş, kalıcı olmak için her şeyi yapmakta.
AKP ve ortağı Gülen Cemaati sünni İslamı arkasına alarak devleti tamamen ele geçirmiş oldular. İşte bundan sonra Erdoğan ve Gülen arasında kavga başlamış oldu. Temel soru devletin başının Erdoğan mı yoksa Gülen mi olacağıydı.
17 Aralık 2013’de başlayan hesaplaşma 15 Temmuz 2016’da finale taşındı. Gülenciler bürokraside güçlüydüler. Ordu içerisinde de epeyce güç elde etmişlerdi. Erdoğan önceden tedbiri alarak, ordu içinde darbeye yakın olan kesimi kışkırtarak orduyu tuzağa düşürdü. Öyle ki darbeye kalkışan komutanlar emir verecek asker bulamamışlardı. 15 Temmuz’dan sonra orduda ve devlet kurumlarında Gülencileri tasfiye etti. Kürt düşmanlığı konusunda Gülencilerle yarışan Erdoğan Kürtlere savaş açtı. Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) fiilen diktatörlüğünü oturtmuş oldu.
Güçler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü, parlamenter demokrasiyi, çoğulculuğu, temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan ve bütün yetkileri eline alan bu diktatör ırkçı, dinci ve milliyetçidir. Kürtlere karşı soykırımı teşvik etmekte, Suriye ve Irak’a asker göndererek, cihatçı piskopatları destekliyerek bölgesel emperyalist genişlemeyi hedeflemektedir. Sünni-İslam şovenizmi yaparak, bölgede mezhep savaşlarını teşvik etmekte. 3. Köprüye Yavuz Sultan Selim ismini vererek, GATA’ya Abdülhamit ismini vererek, Alevilere ve Ermenilere olan düşmanlığını tarihsel düşmanlık üzerinden yapmaktadır. Kendisinden olmayan herkesi düşman olarak görmektedir ve saldırmaktadır. Tek adam olarak, ağzından çıkan her söz KHK olarak uygulanmakta. Kendisini tek şef olarak görmektedir. İtalya’da Mussolini’ye “Duce’’ , Almanya’da Hitlere “Führer’’ dedikleri gibi, Erdoğan’ın taraftarları da Erdoğan’a “Reis’’ demektedirler. Ancak Duce ve Führer rejimleri yıkıldığı gibi Reis’in de rejimi yıkılacaktır.

AMA NASIL VE NE YAPMALI?

Erdoğan-AKP başlarda içerde Gülen Cemaati ve liberallerle ittifak yaptı. Dışardan da ABD ile Avrupa’nın desteğini alarak iktidarını oturttu. Zamanla ittifaklarını değiştirdi, ilk önce politikalarını eleştiren liberalleri, ardından da ortağı Gülen’i tasfiye etti. Desteğini aldığı ABD ve Avrupa ile yollarını ayırdı. Dışarda bir zamanlar düşman bildiği Rusya’ya yanaştı. İçerde MHP ile ortaklık yaptı, ‘’Ergenekoncu’’ denen kesim ve o çeperdeki ulusalcılarla ittifak kurdu. Bu ittifakın amacı başlıca Kürt düşmanlığıdır. Bugün Kuzey Kürdistan’da sömürgeci, Irak ve Suriye’de işgalci bir savaş tırmandırmasının başlıca sebebi Kürtlerin kazanımlarını yok etmek içindir.
Faşist rejimin elinde bazı kozlar olduğu gibi, zayıflıkları da vardır.

Rejimin elindeki kozlar;

1. Erdoğan, Türkiye’ye sığınan Suriyeli sığınmacıları Avrupa’ya göndermekle Avrupa’yı tehdit etmektedir. Buna karşı Avrupa bugüne kadar Erdoğan’ın insanlığa karşı işlediği suçlara sessiz kaldı.
2. Erdoğan, Amerika ile Rusya çekişmesinden Rusya’ya yanaşarak yararlanmak istiyor. Buna benzer İkinci Dünya Savaşı’nda Mussolini ve Hitler rejimi yıkılırken, iki kutuplu dünyada Sovyetler’e karşı İspanya’da Franko faşizmi emperyalistlerin desteğini alarak iktidarda kalabilmişti.
3. Mezhepçidir, yaptığı ittifaklarla ırkçı, dinci, ve milliyetçilerin desteğini almış durumdadır.

Zayıflıkları;

1. Batı, Suriyeli sığınmacılardan dolayı Erdoğan’ın insanlığa karşı işlediği suçlara karşı bugüne kadar sessiz kalsa da 22 Kasım 2016 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin durdurulması 37’ye karşı 479 oyla kabul edildi. Bu sonuç bağlayıcı olmamakla beraber, üye ülkelerde etkisiz olacağı anlamına gelmemeli. Örneğin Avusturya Parlementosu Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararını talep eden önergeyi kabul etti.
2. Erdoğan’ın Amerika ile Rusya arasındaki çekişmede Rusya’ya yanaşarak Amerika’ya kendi siyasetini dayatmasının bir hükmü yoktur. Türkiye ne Musul operasyonunda ne de Rakka operasyonunda koalisyon güçlerine alınmamıştır. Tersine Türkiye’nin istemediği YPG Rakka’da koalisyonun içindedir. Aynı zaman hem Rusya hem de ABD, YPG’yi terörist değil müttefik olarak görmektedirler.
3. Erdoğan AKP, ekonomik krizle iktidara geldi ve bugün Türkiye büyük bir ekonomik kriz yaşıyor, doların yükselişi, faizlerin yükselişi, Türk parasının değer kaybetmesi, küçük işletmelerin ve dünyanın ünlü mağazalarının bazı şubelerini kapatması rejimi sallayacak gibi.
4. Erdoğan, Kobani’de IŞİD şahsında Kürtlere karşı yürüttüğü savaşı kaybetti. Erdoğan IŞİD destekçisi olarak istenmezken, YPG, İŞİD’e karşı verdiği mücadeleden dolayı dünya kamoyunda büyük bir sempati kazanmış durumda.
5. Erdoğan ve çetesi, Kürtlere karşı işlediği insanlık suçundan, IŞİD, EL NUSRA ve EL KAİDE gibi çetelere verdiği destek er ya da geç Erdoğan’ın karşısına çıkabilir.

Erdoğan’ın zayıflıkları elindeki kozlardan daha fazla olduğu için çıldırmış durumda. Çok korkuyor, 7 Haziran seçimlerinde görüldüğü gibi normal şartlarda seçim kazanma şansları yoktur. 15 Temmuz’dan sonra ülke genelinde Mussolini’nin kara gömleklileri, Hitler’in SS birlikleri gibi Osmanlı Ocaklarını örgütlenüyor ve AKP’lileri silahlandırılıyor. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, katıldığı canlı yayında silahlanan milis güçlerine işaret ederek;
“…Ben bunun yasal hale gelmesi için her televizyonda anlatıyorum. Muazzam bir silahlanma oldu. Pompalı tüfeği alan evine atıyor. Sen yarın bir darbe yapmaya kalksan, senin elinde piyade tüfeği, kaleş varken, bu kalkıp pompalı tüfeğiyle gelmeyecek mi? Acımaz da. Şunu artık anladılar bütün dünya bize bir tezgah yapıyor. Darbe olsun da gelsin beni öldürsünler diye mi bekleyecekler” ifadelerini kullandı. (6 Ekim 2016, Cumhuriyet)
Darbe kendilerinin tezgahı, dolayısıyla darbe bahane, ülke bir iç savaşa sürükleniyor. Erdoğan “Milli seferberlik’’ ilan ederek Kürtlere, Alevilere, sosyalistlere, laiklere, demokratlara ve kendinden olmayan herkese savaş açmış durumdadır. En küçük bir demokratik kıpırdamaya bile tahammülleri yoktur. Aralık 2016’da başta Kayseri, İstanbul, İzmir, Ankara, Çanakkale olmak üzere bir çok yerde HDP binaları yakıldı ve kurşunlandı. Yeni yıl kutlamalarına bir gün kala Cuma namazında Türkiye’de bütün camilerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaleme aldığı hutbe okutuldu. Yeni yıl kutlamalarını “Mümine yakaştırmayan’’ Diyanet’in yanında günler öncesinde AKİT, MİLLİ GAZETE vb ve sosyal medyada yapılan kışkırtıcı çağrılar soncu yeni yılda dinci terör bir eğlence kulubü olan Reina’da kendini gösterdi, 39 kişi katledildi, 65 kişi yaralandı.

“Olan oldu. Sonunda “dinci terör” Kürdistan sokaklarındaki kitlesel katliamları, “Yeni yıl kutlaması için eğlenen” insanları da öldürerek yeni bir aşamaya yükseltti…Yeni aşama gösteriyor ki, bu bedeli ödeme sırası, sokaklarda Erdoğan rejimini protesto eden kitlelerden sonra, “rahatına düşkün” ve böyle olduğu için günahı kadar sevmediği Erdoğan’ın önünde secde eden Türk zenginlerine, onların çocuklarına, milyarlık futbolcularına, film ve sahne sanatçılarına, mankenlere, magazin dünyasının ünlülerine gelmiş bulunuyor.Yeni aşamanın diğer özelliği bu katliamla ortaya çıktı: İslamcılık adına yürütülen terör saldırısının kaynağı, artık “dış müslümanlar” değil. Kaynak içeride. Ankara’nın göbeğinde. Saray’ın çizgisi, AKP tabanını “selefileştiriyor.” (Sarısözen, 2 Ocak 2017, Y.Ö.P)
Yılbaşı gecesi modacı Barbaros Şansal, sosyal medyadaki paylaşımından dolayı KKTC’den sınırdışı edilip Türkiye’ye getirildi. Atatürk Havalimanı apronunda AKP’nin dinci ve kinci neslinin linç girişimine maruz kaldı ve yüzü kan içinde tutuklandı. Ondan önce de “Başkanlığa hayır’’ dedikleri için ya da ters düştükleri için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun önüne konulan mermi, Eren Erdem’in katıldığı panele dinci ve ırkçıların saldırması, Bülent Tezcan’ın ayağından vurulması, Mehmet Tüm’ün saldırıya uğraması unutulmamalıdır
CHP’li Selin Sayek Böke’nin dediği gibi faşizmi yaşıyoruz. Öyleyse ne yapmalı? Öncelikle sorunu doğru tesbit etmek gerekiyor. Hedef Kürtlerdir, aynı zamanda Aleviler, sosyalistler, laikler ve kısaca AKP’den olmayan herkesdir.
CHP’ye büyük sorumluluk düşmektedir. CHP ile 100 yıla yakındır tanınmayan Kürt realitesi bugünkü faşist rejim tarafından zirveye taşınmıştır. Erdoğan faşizmi Kürtler’in sosyal ve ekonomik varlığını hedef almıştır. Artık CHP devletin kurucu ve sahibi değil, muhalefette ve rejimin hedefindedir. Dolayısıyla CHP, Kürtlerin sosyolojik varlığını tanıyarak ve demokratik haklarını savunarak faşizmin koltuk deyneği olmaktan çıkmalıdır.
CHP ve HDP’nin ittifak yapması kaçınılmaz hale gelmiştir. Unutmayalım, 30 Ocak 1933 yılında Hitler Almanya’da başbakan oldu. Eğer iki ay önce yapılan seçimlerde Sosyal Demokratlar (SDP) ile Komünist Parti (KP) ittifak yapmış olsalardı Hitler Başbakan olamayacaktı. Çünkü KP ve SDP, Nazilerden 1.5 milyon fazla oy almışlardı. (Cliff 2002, s.121). CHP seçimlerde HDP ile ittifak yapmış olsaydı, ikisinin toplam oyu %40 civarında olacağı için iktidar olamayacaklardı ama güçlü bir ittifakla hem çekim merkezi olacaklardı, hem de faşizme geçit vermeyeceklerdi.
SHP, 1989’ da Paris’de Kürt konferansına katılan 7 vekili “ayrılıkçı akımları özendirdiği izlenimini’’ vermemek için partiden ihraç etmişti. CHP bugün HDP’lilerden uzak durarak terkrar aynı hataya düşmemelidir.
“Ülkenin bölünmezliğinden, birliğinden söz edilecektir. Tamam; hiçbir diyeceğimiz yoktur. Ancak, dünyada olup bitenlere biraz bakmasını bilen birisi, ülkenin birliğinin özümleme ile değil, farklı ulusların ve halkların varlığının kabülü sayesinde sağlandığını kolayca görebilir. Ulusal soruna en doğru çözümü getiren sosyalist ülkeler bir yana, pek çok kapitalist ülkede de, farklı halklar, kendi ulusal kimliklerini koruyarak yanyana yaşayabilmektedirler…Örneğin Finlandiya’da, İsveç azınlığının hakkını savunan bir İsveç Partisi vardır. Bu Parti seçimlere katılır ;Finlandiya parlamentosunda temsil edilir. Bütün bunlar İskandinavlar için çok doğaldır. Bir başka örnek Büyük Britanya’dır: Örneğin bir İskoç, kendisine İngiliz demesini pek yadırgar; İskoçlar, Galliler, Kuzey İrlandalılar İngiliz ulusunun değil, İngilizlerle birlikte Britanya ulusunun bireyleridirler; böyle olduğu içindir ki, İskoçya’nın bağımsızlığını hedef tutan ve parlamentoda da üyesi olan bir “İskoçya Partisi’’nin varlığı kimseye garip gelmez…Kısacası, Kürt sorununa çağdaş bir gözle bakmak için, illâ sosyalist olmaya gerek yoktur. Kürtlerin Türklerle eşit haklara sahip farklı bir ulus olduğu gerçeğini görebilmek için, sıradan demokrat olmak yeter de artar.’’ (Tanilli 1994, s. 187-188)
Bunun dışında geleneksel siyaset anlayışı savaşı derinleştirir ve bölünmeye yol açar. CHP bir çok vekili karşı çıkmasına rağmen, kurumsal anlamda savaş teskeresine onay vererek, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyerek yanlış yaptı ve faşizmin ekmeğine yağ sürdü.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dokunulmazlıklar konusunda “Anayasaya aykırı ama ben dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyeceğim’’ demişti. Karşımızda kaos yaratan ve kaostan yararlanan bir rejim var. Kaosu bitirmek faşizmle uzlaşmaktan değil mücadele etmekten geçer. Dolayısıyla CHP milletvekili Fikri Sağlar katıldığı bir radyo programında Kılıçdaroğlu’na “Anayasaya aykırı ama ben dokunulmazlıkların kalkmasına evet vereceğim dediğinizde Parlamento’yu feshettiniz. Bugün vekillerin dokunulmazlığı kalktığı için HDP’liler cezaevinde.’’ diyerek hem Kılıçdaroğlu’nun tavrını hem de kurumsal anlamda partisinin politikalarını eleştirmektedir. (5 Ocak 2017, Y.Ö.P)
Fikri Sağlar’ın eleştirisi yerinde bir eleştiridir. Dolayısıyla yukarda belirtilen beklentileri demokrat olmayan, şöven milliyetçi CHP yöneticilerinin karşılaması zor görünüyor. Buna karşın CHP içinde bir çok devrimci demokrat vekil vardır ve bu vekillere çok iş düşmektedir.
Erdoğan göründüğü gibi güçlü değildir. Sağlar’ın deyimiyle Erdoğan, topuyla, tüfeğiyle, parasıyla ve korkutmasıyla %49’un üzerine çıkamıyor. Onun için yarattığı şiddet ve kaos ortamından yararlanmak istiyor. HDP binalarını kundaklayan, Kürtlere saldıran, CHP’lileri tehdit eden, Barbaros Şansal’ı linç edenler, demokratik gösterilere saldıran kesim çoğunlukla yoksul ve işsiz kesimdir. AKP mitinglerinde boy göstererek döner ve ayran ikram edilen bu kesim Erdoğan faşizmine kaynak üretmektedir. Dolayısıyla işsizlik ve yoksullukla mücadele bütün acımasızlığı ile işçi sınıfının siyasal hareketi önünde durmaktadır.
Sokaklar ve meydanlar faşizme bırakılmayacak kadar demokrasi için çok ama çok değerlidir. Bugün Kürt hareketi faşizme karşı müthiş bir direniş verirken, Türkiye metropollerinde başta işçi sınıfı olmak üzere, toplumun laik, emekçi, aydın ve demokrat kesimi direnişi yalnız bırakmamalı, işçi sınıfının siyasal hareketi ile Kürtlerin ulusal demokratik haklarını savunan Kürt hareketinin faşizme karşı demokrasinin iki ana bileşeni olduğu bilince çıkarılmalıdır.
Bugün fiili olarak bir faşist diktatörlük vardır ve diktatörlüğü yasallaştırmak için Anayasa değişikliği teklifi bu Ocak ayında Millet Meclisi Kuruluna getirilecek. Teklif 330 oyla kabul edilirse Haziran ayında referanduma gidilecek. Faşist rejimin koşulları altında yapılacak bu referandum meşru değildir.
Sonuç olarak, işsizlik, yoksulluk, savaş ve gericilik üreten faşist bir rejimle karşı karşıyayız. Kimsenin “Armudun sapı, üzümün çöpü deme lüksü kalmamıştır.’’ En geniş anlamı ile anti faşist cehpe kaçınılmaz hale gelmiştir. Hatırlatmakta fayda var. Faşizm karşısında susanlara, Alman Papaz Martin Niemöller şöyle diyor; “Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve bir şey demedim çünkü sendikacı değildim. Sonra katolikler için geldiler ve bir şey demedim çünkü katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.”

AHMET GÜVEN
NOT; Bu makale Londra’da yayınlanan Gerçek Gazetesinin Şubat sayısında yayınlanmak üzere kaleme alınmıştır.
`

KAYNAKÇA
Birgün (31 Mayıs 2015) Gezi direnişi dalga dalga büyüdü
http://www.birgun.net/…/gezi-direnisi-dalga-dalga-buyudu-11…
Cliff, T (2002) 21. Yüzyıla Girerken Marksizm, İde Yayınları, İstanbul
Ekonomistler 2016, Kaynağı Belirsiz Para Girişleri Cumhuriyet Tarihinin Rekorunu Kırıyor

http://www.ekonomistler.org.tr/arsivler/4562

Erdoğan (2005) Diyarbakır konuşması, bianet

http://bianet.org/…/65194-erdogan-kurt-sorunu-hepimizin-sor…

Griffin, R. (1995) Fascism, Oxford University Press

Gökçek, M. (6 Ekim 2016, Cumhuriyet) Melih Gökçek’ten ‘milis kuvvet’ itirafı
http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Melih_Gokcek_ten__milis_kuvv…

Gürsel, K (25 Ekim 2016 Cumhuriyet) AKP rejimi neden ayakta kalamaz?
http://www.cumhuriyet.com.tr/…/AKP_rejimi_neden_ayakta_kala…

Hakan, A. (26 Ekim 2015 Hürriyet) Türkiye: Çok kolay kandırılan saflar ülkesi

http://sosyal.hurriyet.com.tr/…/turkiye-cok-kolay-kandirila…

Hayes, P. (1973) Fascism, George Allen & Unwin Ltd, London
Hürriyet 2012, Körfez sermayesi Türkiye’yi cazip gördü 10 yılda 30 milyar dolar yatırım geldi

http://www.hurriyet.com.tr/korfez-sermayesi-turkiye-yi-cazi…

Kışlalı, A.T (1991) Siyasa Rejimler, İmge Yayınevi, Ankara

http://www.1001kitap.com/…/Ahmet_Taner_K…/siyasal_sistemler/
Mazıcı, N. (16 Ocak 2014, CNN Türk) AKP’nin 687 yolsuzluk dosyasını cemaat kapattı

http://www.cumhuriyet.com.tr/…/_AKP_nin_687_yolsuzluk_dosya…

Sağlar, F. (5 Ocak 2017, Y.Ö.P) Sağlardan Kılçdaroğlu’na

Sarısözen, V. (2 Ocak 2017, Y.Ö.Politika) Erdoğan, Cübbeli, Diyanet ve Reiana’da kanlı katliam

Sputniknews (2 Aralık 2015) Rusya: Edoğan ve ailesi, İŞİD’in Suriye’deki yasadışı petrol sevikayla doğrudan ilişkisi

https://tr.sputniknews.com/…/201512021019418111-rusya-isid…/

Tanilli, S. (1994) Nasıl bir demokradi istiyoruz? Cem Yayınevi, İstanbul

İlginizi çekebilir...

İbrahim Çoban (Atakan Mahir)

HPG komutanı Çoban, Elbistan’ın Aktil köyünde son yolculuğuna uğurlandı

Dersim’de 11 Ağustos günü şehit düşen HPG komutanlarından İbrahim Çoban (Atakan Mahir), dün Elbistan’ın Aktil ...