………………..CENNET’İN ÇIĞLIĞI!!!………………..

cennet degirmenci

……………….CENNET’İN ÇIĞLIĞI!!!………………..
Issız ve karanlık bir gecenin sessizliğini bozan,
Filistin askısında can veren Cennetin çığlığıdır.

Bazı insanlar yerkürenin neresinde dünyaya gelirlerse gelsinler yaşadıkları çağa damga vurarak tarihe geçerler. 50 li ve 80’li yıllar arası, Türkiye açısından en sancılı yıllardır. Toprağa dayalı üretimin, Feodal kültürün ağır bastığı ülkede; kapitalistleşmenin kriz geçirdiği, ülke insanının 7 den 70’e bunalım yaşadığı yıllardır.

50 li yıllar, ülkenin Jeo-politik ve coğrafi konumu, özellikle Amerikan emperyalistlerinin iştahını kabartmaktadır. Dünyada Kapitalizmin çözümünü hızlandırmaya yönelik genç Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Amerikan emperyalistlerinin korkulu rüyasıdır… Tez elden, Jeo-politik coğrafi konumu itibarı ile önem taşıyan, Sovyetler Birliği sınır komşusu Türkiyeye el atılmasi; Feodal yapının çözülmesini kolaylaşıtacak Kapitalist gelişmenin hızlandırılması gerekiyordu.

İşte 50 li yıllar, Marşal, Max-Plan ve NATO yardımları ile ülkede Emperyalizme bağımlı kapitalistleşme süreci hızla gelişirken, Kapitalizmin ihtiyacı olan ucuz işgücünü köyden Kente göçle çözmek en kolay yöntemdi. 60 lı, 70 li ve 80li yıllara damgasını vuracak olan Askeri Faşist Darbeler Dönemi, aynı zamanda da Ülke insanı açısından sancılı bir göç sürecidir.

Cennet Değirmenci, işte bu yıllara damga vuran yoksulluğun içinde 1955 yılında Malatya/ Kürecik Bekir Uşak köyü Çay Mahallesinde; Değirmenci ailesinin ikinci, ailenin ilk kız çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğduğunda gözlerini açıp, Zeytin karası gözbebekleri ile bakarken, Fatma nine göbeğini kesmiş, ağlaması bile duyulmamıştı. Feodal toplumda yoksulluk bir kader, alın yazısı tanrı yazgısıdır. Çaresizlik bu iki olguda da yalvarış ve yakarıştır. Yoksullar için Cennet, bolluğun ve güzelliğin simgesi; çaresizlerin çaresizliğidir. Belki de bu yüzden, doğduğunda babası kulağına Cennet diye fısıldamıştı.

Hemen her anadolu köylüsü dayanılmaz yoksulluğun içinde ızdırap çektiği gibi, Değirmenci ailesi’de yoksul bir aile. Cennet Okul yaşına geldiğinde köyde İlkokul yoktur. Bu yüzden okula gidememiştir. O, ailenin ilk kız çocuğu, kendisinden sonra gelecek kardeşlerine ablalık yaparak; hayatın öğrettikleri ile de onlara eğitmen olacaktı. O yıllara gittiğimizde, her Anadolu kadını okuma yazma bilmeyen bir eğitmen değil miydi?

Aile, 1966 yılında göç yolculuğuna düşecek ve soluğu, güneydoğunun kalbi Gaziantep’te alacaktı. Bu yıllarda Cennet 12 yaşlarında, ortaokul çağındadır; o kendini okyanus kadar büyük bir kentin varoşlarında; Düzyapı mahallesinde bulur. Düzyapı Mahallesi, anadolunun yoksul köylerinden kopup gelenler için hayatının dönüm noktasıdır. Cennet, annesi ve babasının işportacılık yaparak sabahtan akşama çalıştıklarından; kardeşlerine hem ablalık, hem de annelik yaptı. O, acizlik bile duymadan; bulaşıktan çamaşıra, evin bütün işlerininin üstesinden gelirken, küçük kardeşlerinden okumayı yazmayı bile öğrenmişti. O her yönüyle uysal, zeki, yaratıcı ve çalışkan bir kızdı.

15 yaşında geldiğinde serpilmiş, seçilmiş ve olgunlaşmış bir genç kız; Düzyapı Mahallesi onun için bir Üniversite, bir hayat okulu olmuştur.

Göç süreci sancılı bir dönemdir. Soğuk hava ile sıcak havanın yer değiştirirken oluşturduğu toz duman bulutu, rüzgarın fırtınaya dönüşümü gibidir. Yerde ne varsa alıp süpürür bir başka yere fırlatır atar. Kırılacakmış, dökülecekmiş, sancı çekecekmiş, bu gibi durumlar göçün hesabı değildir.

O, henüz daha 16’sında, kentin acı gerceğinde oradan oraya savrulurken kendine tutunacak bir dal arar. İş, ekmek arar. Kentler, acımasızdır. Yoksul insan Kent yaşamında bir Futbol topu gibidir; önüne gelenden tekme yer.

Cennet, Kent toplumunun bir yerlerinde tutunmaya çalışırken sokakların sesine kulak verir; onun gibi yoksul ve ezilen yığınların çığlığını, köşebaşlarında haykırışlarını duyar. Sesler, ilerilerden sel gibi akarak gelen kalabalıkların sesine karışır. Haykırışlar arttıkça Kent’lerin ve fabrika kapıları önünde devleşen işçi sınıfının, ezilen halkların, öğrenci gençliğin kitlelerin sesi haline gelir. Bu ses onun en içten duymak istediği sestir.

O kitlelele birlikte; İş, Ekmek, Hak, Adalet kavgasında el ele kol kola bağırırken, kendisini Devrim ve Sosyalizm mücadelesinin saflarında bulacaktı. 68 kuşağının sesi Anadoluya yayılırken, onlar doğudan yükselen güneşin çocuklarının sesi olarak 12 Mart faşizmine karşı direnişe geçenlerin safında, ölümün bedel olarak ödendiği, kurbanların çığlıklarının sesi oldular…

İlkokul diploması bile olmayan Cennet iyi bir dinleyici, okumayı geç öğrenmiş olsa bile, okuma aşkı ile yanıp tutuşan, sevecen, pratik zekası ile, ülkenin sosyal ve ekonomik yapısını kısa zamanda kavramış, işçi sınıfının gücüne inanmış, Devrim ve Sosyalizm bilinci ile donanarak sosyal ve kültürel birikimi ile bir kaç yılda -Devrimci Halkın Birliği- saflarında epey bir yol almıştı.

İnsan hayatının doğada birbiriyle temelden çelişen ve kendisini seçenekisiz bırakan iki gerçeği vardır ki; bunlardan biri yaşam, biri ölümdür. Her ne kadar, doğum ve ölüm doğal bir gerçeklik olmasına karşın, asıl gerçeklik; doğanın diyalektiğine aykırı olarak gelişen ve insan aklı ve emeği üzerinde baskı oluşturan egemenlik anlayışıdır.

Gelişen ve genişleyen Kapitalist modern toplumlar; sosyalleşme üzerinden kendi anlayış kurallarını başkaları üzerinde dikte ettirebilmek için önce devleti, sonra da Sosyal sınıfların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kurumsal devletler öncesi ilkel toplumlar, modern bir toplum olduktan sonra, korkuları üzerinde oluşturdukları inançlarını devletin insiyatifine bırakınca; yaşatmanın ve öldürmenin insiyatifini de Devlet’e teslim etmiş oldular.

Bundan sonrası, insanın kaderi hakim sınıf temsilcisi olan Devlet otoritesinin elinde -alınıp satılan- eşyanın ömrüne dönüşmüş oldu. Her ne kadar, dinsel anlayış İnsan ömrünü kadere bağlasa da, onun üzerinde hakimiyet kuran Devlet, tanrının yerini alarak, yaşatmanın ve ölümün ömrünü devletin bekasına bağlayacaktır..

Tüzel Kişilik olarak Devlet bir otoritedir. Dolayısı ile -her harikulade- gücü elinde bulunduran sınıfın aygıtıdır… Devlet bir otoriter güç olarak, insanlara eşit şartlar sunmak yerine, otoritesi altına alamadığı kesimleri, ötekileştirir. Onları birilerinin elinde bir piyon olarak görür; anarşizmle ve terörizmle suçlar. Oysa aslolan, Devlet adına örgütlenen, Ordu ve Polis gücü, bütün gücünü devletin kurumsal organlarından alarak rahatça Terör estirir; asar, keser, yargısız infaz eder. Estirdiği terörü; dokunulmazlık zırhına büründürerek, yasalarla ve kanunlarla destekler. Kısacası Devlet; hakim sınıflar adına kendisini garantiye alandır…

Yaşamın bir Satranç tahtasından ibaret olduğunu düşünecek olduğunuzda; oyunun hala devam ettiğinden kimsenin süphesi olmasın… Devranın ne zaman döneceği bilinmez ama, insanoğlu yüzünü devrimci gerçeğe döndüğünde bambaşka bir gerçekle yüzyüze kalacaktır. Tarih her zaman egemen sınıflar tarafından yazılır. O dönemin somut koşulları içinde hakimiyet korkusu yaşayan Faşist Devlet, Cennetin ömrünü böylesi bir oyunun gerçekliğinde, kendi bekası üzerinde şekillendirdi.

Cennet’in katledilişinin üzerinden 38 yıl geçti.

Emperyalizmle işbirliği içindeki Faşist Devlet, Cennet Değirmenci cinayetini aydıntmak şöyle dursun, tüm kurumları ile örtbas etmeye çalıştı, ta ki; işkenceci bir Polis’in itiraflarına kadar. Sadece bu mu? Devletin kirli yüzü; Jitem, Kontrgerilla ve Milli istiharat teşkilatının işlediği, ya da işlettirdiği bir çok faili meçhul cinayetler zinciri, bir ülkenin bekasının çirkin yüzü olmayı sürdürüyor.

Aşağıda okuyacağınız acı gerçeklikte yaşananlar, öylesine açık ve net ki; insan, böyle bir devletin vatandaşı olmanın utancını taşıyor.

Yıl 1982, 21 Mayıs’ı 22 Mayıs’a bağlayan gecedir. Bir ihbar üzerine, Gaziantep, Düzyapı Mahallesinde, Cennet Değirmenci ile Köse Güler’in birlikte kaldığı evin kapısı sivil polisler tarafından zorlanarak kırılır. Köse Güler o sırada evde yoktur. Cennet ise, o akşam hiçbir şeyden habersiz; komşuları ile birlikte sohbet etmektedir. Polislerin duyumu; bir İhbar üzerine kurulu; aranmakta olan Perihan Dişkaya’nın bu adreste gizlendiği üzerinedir.

Polisler, evin altını üstüne getirirler fakat, aranan kişiyi burada bulamazlar. Cennet’i bir odaya alırlar ve ilk işkenceye burada başlarlar. Cennet’i, arkadaşlarının kaldığı yerleri ihbar etmesi için zorlarlar, o direnir. Komşuları, Cennet’in ağlayışını ve bağırışını duymaktadır ama, onlar da diğer odada mahsurdurlar. İstedikleri bilgileri burada alamayan polisler, daha ileri, sorgulama yöntemleri için, beraberlerinde Cennet’i alır götürürler.

Cennet, polisler tarafından gecenin karanlığında zorla alınıp götürülürken, çocukluğundan bu geceye, geçen yaşamı bir filim şeridi gibi gözlerinin önünden akar geçer. Artık onun yaşamı, o iki uzlaşmaz çelişki arasındaki son 10 saattir.

Cennet 27 yaşında, tertemiz duygularla dolu, bakımlı, olgun, yetişkin ve güzel bir kadındır. Devlet, ilk defa onun elinden tutmuştu; canını yaka yaka, ona ölümün soğuk yüzünü göstere göstere tutmuştu…

Telefonun öbür ucunda bir ses; oldukca kararlı bir ses tonu ile, Telefonun bu ucundaki gazeteciye,

“Ben işkencelerde bulunmuş bir polis memu­ruyum. İtirafta bulunacağım!.” diyecekti.

Bu oldukca hayret uyandıracak ses; tabi olarak, ilk etapta insana pek inandırıcı gelmez. Şimdiye kadar çok sa­yıda kişi, kendisine yapılan işkenceyi anlatmış, işkence iddiaları bir­çok davanın konusu bile olmuş, fakat, bu davalarda emniyet görevlileri, ya­saların kendilerine tanıdığı “kendilerini koruma ve savun­ma hakkı” çerçevesinde konuşmuş­lardı. Ama bu kez, bir Emniyet gö­revlisi çıkıyor ve yaptığı işkenceleri itiraf etmek istiyordu. Bu durum çok nadir görülebilecek oldukca enteresan bir olaydır.

Telefon görüşmesinin hemen ar­dından verilen saat ve yerde buluş­ma gerçekleşir. Kısa bir süre önceki telefondaki soyut ses (JS2J sicil numaralı 1. Şube Polisi Sedat Caner kimliğiyle somut bir iş­kenceci olduğu ortaya çıkacaktı.

Olayı anlatan muhabir ondan sözederken;
“30 yaşında, lacivert hafif yıpranmış takım elbisesi, yumurta topuklu iskarpinleri, düzgün kesilmiş saçları, atletik yapısı ve düzgün fi­ziğiyle, içimizden biriydi! Ne sadistçe bakışları, ne saldırgan bir tavrı, ne de ruh hastası bir hali var­dı”

Şimdiye kadar eşine ve çocuğuna bir fiske bile vurmamış bu adam.. 200 den fazla insana işkence yaptığını itiraf edecekti. Son 1 yıl boyunca, kadın-erkek, sağcı- solcu ayırma­dan hepsini aynı tezgaha yatırmış­tı. Fakat, ummadığı bir anda şansı dönüvermişti.

Ah o Cennet, “Filistin askısına” dayanamayıp tarihin tekerleğini tersine döndüren Cennet…

Cennet Değirmenci ağır işkencelere dayanamayıp, “Filistin Askısı”ında, ellerinde kalınca, işkenceciler içlerinden birini, Buz dağının Su altında kalan yüzünü gizlemek için feda etmişlerdi…

Sedat Caner -ne hikmetse- Cennet Değirmenci’yi işken­ce ile öldürmek suçundan mahkum olduğu halde, o dönemin Adalet Bakanı Necat Eldem’in şörörü ve ya­kın korumasıdır. Devlet, halka kendini “Baba Devlet” olarak sunarken, kendi otoritesi için emek veren işkenceci timini elbette sokağa atacak değildir.

Bu demek oluyor ki; o hala Devlet tarafından titizlikle korunan bir katil.

Buluşma sırasında gazeteci izlenimlerine şöyle devam eder;
“Ve gözlerini yerden kaldır­madan, olay yaratacak olan açıklamalarına başladı.”

“Mahkemede, söylediğim ‘üçümüz de suçsuzuz’ şeklindeki ifadem doğru değildir” dedi.

Asıl konu, İtirafçı Polis Sedat Canerin bir türlü itiraf etmek is­temediği Cennet Değirmenci’nin öldürülmesi ile ilgili olay!

Ona göre, asıl suçlu Cennet’in işkence sırasında ölümüne yol açan Hüseyin Gülersönmez’di.

Ama mahkeme kayıtlarında Sedat Caner, Hüseyin Gülersönmez’i hiç suçlamamıştı. Maktul hakkında “Merdivenden düştü, öldü” diyip geçiştirmişti..

Şimdi, ne oldu da en ince detayına kadar;
“İşkence yaptım. Bundan dola­yı pişmanım, vicdan azabı çekiyo­rum. En azından halkın bilmesini istiyorum. Sonra ben bu mesleğe ilk girdiğim zaman bilmiyordum ki… Adam nasıl dövülür, işkence nasıl yapılır..!”

Peki, Polis Sedat Caner’i itiraf etmeye iten sebep neydi?

Evli ve bir çocuk babası olan Sedat Caner, İskenderun’da tutuklanan kendi kayınbiraderi Ali Rıza Alparslana işkence yapmış, Ali Rıza Alparslan gözleri bağlı olduğu halde, sesinden işkenceci eniştesini tanımıştı. Ali Rıza Alparslan çok direnir. Direnir direnmesine fakat, ağır fossetlik çukuru işkencesine dayanamayınca kayınbirader Ali Rıza Alparslan çözülerek itirafcı olunca, polisler tarafından serbest bırakılır.

Serbest bırakıldıktan sonra, Ablasına giden Ali Rıza Alparslan, tutukluluğunda kendisine işkence yapan polislerin içinde eniştesininde olduğunu söyleyince, ablası çılgına döner…Kardeşinin insanlık dışı işkencelere maruz kalmasına sessiz kalmaz Hemen boşanma işlemleri için mahkemeye başvurur. Boşanma celbi, güya “firari” olduğu halde Adalet Bakanının yakın korumalığını yapan Sedat Caner’e ulaşır. Celbi elinde bulan Caner şaşkına döner, çünkü o karısını ve çocuğunu çok sevmektedir. Kısa sürede açmaza girer ve bunalım geçirir…

Fazla gecikmeden itiraf etmeyi düşünür. Çünkü o, mesleği yüzünden yakınlarını ve hatta en çok sevdiği eşini bile kaybetmiştir.

Sedat Caner, itirafında Cennet Değirmencinin
işkence sonucu öldürüldüğünü itiraf edecektir.

Gaziantep sorgulama merkezine alınan Cennet çırılçıplak soyulmuştu. El­leri arkasından bağlanıp ‘Filistin askısına’ asılmıştı. Filistin askısı, şimdiye kadar uygulanan işkencelerde en etkili yöntemdi. Filistin askısında gencecik bedeni şişinceye, kararıncaya kadar tekmelenerek dövülmüştü. Cennet Değirmenci 27 yaşın­daydı. 1982 Mayısında sorgulama merkezinden çıkarılırken artık onun 28’inci yaş günü yoktu. Cennet, o ağır işkenceler sonucunda ölmüştü.

Cennet Değirmenci 22 Mayıs gü­nü Kahramanmaraş Emni­yet Müdürlüğü’nde görevli polis memurları Hüseyin Gülersönmez, Mustafa Yazıcı ve Sedat Caner ta­rafından evinden alınıp götürülmüştü. Bu üç kişilik profesyonel işkenceci Tim, ge­zici sorgulama timiydi.

İşkence timinde olan Sedat Caner muhabire durumu şöyle ifade ediyor;

“Cennet Değirmencinin adı, Devrimci Örgüt kuryesi olaraktan ge­çiyordu. Gaziantep Düzyapı Mahallesindeki ör­güt evine gittiğimizde Cennet Değirmenci’yi evde yakaladık. Ör­güt evinde yapmış olduğumuz ara­madan sonra aldık. Antep sorgula­ma binasına getirdik.

Biz orada sorgulamanın istihba­rat ekibi olaraktan bulunuyorduk. Çeşitli vilayetlerden bize bildirilir, biz de gidip araştırma yapardık. Yakaladıktan sonra onu yakaladı­ğımız yerden alıp sor­gulama yapıyorduk. Sorgulama ye­rini gösterin diyorduk, onlar da gösteriyorlardı. Ve gereken mua­meleye başlıyorduk. Bizim için ge­rekli araç ve gereçler orada mevcut­tu.

Her işkence timinde olduğu gibi, gereken her türlü muamele; falakadan elektrik vermeye, cop sokmaktan asmaya kadar uzanan işkencelerdi. Gerekli olan araç ve gereçler ise Filistin askısı, kasap askısı, falaka, ame­liyat masası gibi işkence aletleriydi.”

Sedat Caner, Hüseyin Gülersönmez ve Mustafa Yazıcı’dan oluşan Tim, Cennet Değirmenciyi işkence yaparak sorgulayacak ve buradan edindiği bilgilerle başka insanları işkenceye alacaklardı. Fakat umduklarını bulamayacaklardı. Cennet Değirmenci canını verecek ama sırrını asla vermeyecekti. Çünkü o, Ibrahim Kaypakkaya geleneğinden, “Ser Veripte Sır Vermeme” geleneğinden geliyordu. Bu nedenle işkenceli sorgulama ölümle sonuçlanmıştı.

Sedat Caner, olayın ayrıntılarını Nokta dergisine şöyle anlatıyor;

“Emniyet Amiri Hüseyin Güler­sönmez, kendisinin orada kalıp Cennet Değirmenci’yi sorgulayaca­ğını, bizim de örgüt evine tekrar gi­dip orada pusu kurmamızı söyledi. Ve biz Mustafa Yazıcı ile geri döndük. Hüseyin Gülersönmez’i orada bı­raktık.

Biz oradan çıkarken Cennet Değirmenci’yi soymuş, Filistin as­kısına alıyordu… Sabaha karşı üç buçukta tekrar sorgulama yerine geldik. Sorgulama grubunda aşağı­da görevli arkadaş, ‘Yukarıya çıkıp bir bakın, siz gittiğinizden beri bu adam kızı vıyaklattırıp duruyor, ge­bertecek onu’ dedi.

Yukarıya çık­tığımızda odayı içerden kilitlemişti. Açtı, girdik. Bir de baktık içer­de Cennet Değirmenci’ye suni te­neffüs yaptırıyor. ‘Ne oldu buna’ diye sorduğumuzda Mustafa Yazı­cı ile ikisi kollarına girdiler. Ben de arabanın yanına indim. Getirdiler kızı arka koltuğa oturttular. Ben hastaneye doğru yöneldim.

Hüse­yin Gülersönmez, hastaneye gitme­yeceğimizi, hemen Maraş’a dönece­ğimizi söyledi. Bunun üzerine Ma­raş’a dönmek için yola koyulduk… Narlı’ya geldiğimiz sırada kızın ar­ka koltukta hiç kımıldamaması dik­katimi çekmişti. O sırada şahsı in­celedik. Cennet Değirmenci ölmüş­tü.”

Artık olan olmuştu. Şimdi işkence timinin asıl sorunu, ya cesedi ortadan kaldırmak ya da uyduruk bir Otopsi raporu hazırlayıp bu işten sıyrılma­nın yollarını bulmaktı.

Sedat Ca­ner, üst düzey yöneticileri de ola­yın içine katarak şu iddialarda bu­lunacaktı:

“Üst düzey yetkililerine haber verdik… Ve işte olayı anlattık. ‘Hastaneye götürün yolda ölmüş gibi yapın’ denildi. Ama Maraş Devlet Hastanesi’ne gittiğimizde nöbetçi doktor, kadının ölmüş ol­duğunu ve kabul edemeyeceğini söyledi. Bizde aldık, doğumevinin altındaki morga götürdük.

Ertesi gün, saat 10 sıralarında otopsiye savcı girdi. Fakat savcıyı kimse ta­nımıyordu. Yeni göreve başlamış­tı. Ve ilk nöbetiydi. Doktor ise eskiydi… Savcıdan korkusuna ilk tutulan otopsi raporu, ‘cebir, şiddet nedeniyle ölüm’ olarak yazıldı. Çünkü savcı doktordan çekiniyordu.
Doktor da savcıdan çekiniyordu” derken,

Şimdiye kadar yaptıkları işkencelerde böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorlardı. Bu durum karşısında bocalayan İşkence Timi çıkmanızın içine girdiklerini Nokta Dergisi muhabirine şöyle anlatıyordu;

“İkisi de birbirini tanımıyordu. Diğer karşılaştığımız olayların tam tersine bir olaydı. Kapatılabilecek bir durumu yoktu.

“Kim yaptıysa cezasını çeksin. Hüseyin Gülersönmez yaptı, cezasını çeksin dedim’ diyordu

Sedat Caner’e göre Hüseyin Gülersönmez, böyle bir olayda tek başına kalmaktan korktuğu için; tek sorumlu sayılamayacağını ifade etmek istiyordu. Bunu da muhabire şöyle ifade ediyordu.

“Bir gün önce aldığımız İmam Pehlivan vardı. Pehlivan’ı sorgu filan yapmadan getirmiştik. Fakat bizim ekibin ikiye ayrılan diğer gö­revlileri bir örgüt mensubunu almaya Kayseri’ye gitmişler. Kayseri gittiklerinde onu yakalıyorlar ve hemen sorgulayıp diğer sorguya alınacakta da hemen Kayseri’de toparlıyorlar, Biz gittiğimizde Antep’ten İmam Pehlivan’ı aldık, getirip bıraktık.Ertesi gün bu yüzden dünyanın lafını işitmişti”

Hüseyin Gülersönmez. “Bak bu de­dektif her şeyi başardı. Sen bir halt edemedin. Bulunduğun yerde niye sorgulamıyorsun, hemen anında yerinde niye infaz etmiyorsun… Şu­dur budur…’ diyerekten… Bunun üzerine Değirmenci’yi aldıktan sonra hemen sorgulayayım diyerek çok aşırı bir şekilde davranmış ola­cak ki; ne yaptığını bilmeden iş­ler buraya geldi.”

Bana, “seni kurtaracağız” dediler, diyordu.

Ne varki, daha önce Mahkeme ifadelerinde Sedat Caner, -Cennet Değirmen­inin ölümüyle sonuçlanan işkencede, diğer işkenceciler; Hüseyin Gülersönmez ve Yazıcı ile birlikte sözleşip söz birliği ile aynı ifadeyi vermişlerdi.
Bunun nedenini bu kez Nokta dergisine anlatırken, şöyle diyordu;

“Bize söz verdiler. ‘Sizi bu işten kurtaracağız’ dediler. Ama hiçbiri­miz değişik ifade vermeyecektik. Hepimizin aynı ifadeyi verebilmesi için otopsi raporunun değişmesi gerektiğini, bu otopsi raporuyla birim olarak mahkum olacağımızı belirttik. Sonra da raporun değişmesi kaydıyla aynı ifadeyi verdik. Hüseyin Gülersönmez grup amiriydi. Onu kurtarmak amacıyla hepimiz aynı ifadeyi verdik.”diyordu.

Yine Sedat Caner’in anlatımına göre, 2. Otopsi raporun hazırlanıyor;

“Sümerbank misafirhanesinde bir toplantı düzenlendi. Toplantı gece 11’e tadar sürdü. Ve bir rapor düzen­lendi. Biz de bu sırada Sümerbank fabrikasının girişinde arabanın içe­ninde bekledik. Daha sonra bizi telsizle içeri çağırdılar. Orada yeni otopsi raporunu gösterdiler ve diğer raporu yırttılar.” ikinci otopsi raporunu gördükten sonra sıra ifadelerin verilmesine geliyordu: “Bir komisyon kuruldu ve bizim ifadelerimiz alındı. İfa­delerimizde mağdureye bir şey yap­madığımızı, örgüt evinde yakalan­dığı sıra, dışarı çıkartırken direnme sırasında düştüğünü, düşmeden mütevellit herhangi bir şey olabile­ceğini, olayla ilgili bir zaptımızın olduğunu ve yolda giderken iştle, midem ağrıyor, midem bulanıyor demesi üzerine, ağzından köpükler geldiğini ve acilen hastaneye götürdüğümüzü söyledim.”dediğini,

bu kez kendi yalanlayarak, ailesi ile yaşadığı sorunlar neticesinde bunalım geçirince doğruyu söylemek için olağanüstü çaba harcadığı görülüyordu;

“Cesedin üstünde tahribatlar yapılmıştı. Cesedin çabuk çürümesi amacıyla neşterle bazı yaralar açıl­mıştı. Ceset öyle bir durumdaydı ki, olduğu gibi mosmordu. Dayak­tan bütün vücudu mosmor kesil­mişti.

Bu mosmor, kesikler içindeki ce­set, çok değil 24 saat önce, orta boylu, kumral, güzel bir kadındı. Okumuş bir kadın değildi ama, bayağı kül­türlüydü.” diyecekti.

27 yaşındaki kumral, güzel ve kültürlü Cennet De­ğirmenci, ikinci otopsi raporuna göre “düşmeden mütevellit” öl­müştü.

Böylece iş sivil mahkemeye varmadan; olay, sivil ve askeri savcılıklar arasında kapatılacaktı. Ve bu raporla olay, sivil savcılığa intikal ediyordu. Sivil sav­cılık görevsizlik kararı vererek as­keri mahkemeye havale etmiş, as­keri savcılık da takipsizlik kararı vermişti.

Cennet’in ölümü olayı gerçekten kapatılmış gibiydi. Değirmenci ailesi olayın peşini bırakmamıştı. Baba elindeki varını yoğunu ne varsa satmış, olayı devletin yüksek ma­kamlarına yansımasını sağlamıştı. Askeri Faşist Diktatörlük görevini tamamlamış, yerini göstermelikte olsa kontrollü bir sivil yönetime bırakmıştı.

Bazı zorlamalarla, 1983 Mayısında Ada­na, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay, İçel illeri Sıkı­yönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde usulsüzlükler görüldüğü gerekçesi ile “Kamu Davası” açılıyordu.

Mahkeme heyeti, Cennet Değirmenci’ nin “kollarından tutup evden çıkar­dıkları sırada direndiği ve arka üs­tü düştüğü, beyin kanamasının bu esnada meydana geldiği” iddiasını ikna edici bulmamıştı.

Sanıklar Hüse­yin Gülersönmez, Mustafa Yazıcı ve Sedat Caner için yeni bir soruşturma açılıyor…

Nitekim mahkeme, kararında “Adli Tıp Meclisi’nin iki mütalaasında ölümü tevlit eden kanamanın izah olunan düşme ile meydana gelmesinin mümkün olamayacağının açıklan­ması, ayrıca Cennet’in evden tek başına ve normal olarak çıktığı, kollarından tutan yoktu şeklindeki Mustafa Karakaya’nın yeminli be­yanı karşısında (başındaki) yaranın bu şekilde meydana gelmesi kabul edilmemiştir” deniyordu.

Ve mahke­me, “Cennet’in sanıklar tarafından görevleri sırasında darp edildiği” kanısına vardıklarını açıklıyordu. Ancak, ölüme neden olan darbenin sanıklardan hangisinin sorumlu ol­duğu mahkemede de açığa çıkmıyordu.

Bu yüzden mahkeme, üç sa­nığın “görevleri esnasında asli fai­li belli olmayacak surette ölüme se­bep olmaktan” onar yıl hapsine ka­rar veriyordu. Ancak bu ceza, “geçmişteki sabıkasız halleri, varit olan ahlaki temayülleri ve savunma tarzları” gibi hafifletici nedenlerle indiriliyordu.

1984 Şubatında, dör­der yıl beşer ay onar gün hapis ce­zasına çarptırıldıkları açıklanan son duruşmada, Hüseyin Gülersönmez, Mustafa Yazıcı ve Sedat Caner yoktu. Gıyaplarında okunan bu ka­rarın Yargıtay tarafından da onay­lanması üzerine kayıplara karışı­yorlardı.

Hala suçluların bulunup cezalandırılmadığı bir hukuk anlayışının hakim olduğu bir yönetime demokrasi demenin ayıbını taşıyorken, devletli abileri çoktan yeni bir çözüm bulmuştu. Sedat Caner’i gizli örgütlerle ilişkilendirip sulandırarak, onu görevden uzaklaştırmanın yolunu bulup, kendi işlerine kaldıkları yerden devam edeceklerdi; çünkü onlar için devletin bekası herzaman insanın üstünde, insanlığı diskalifiye eden kutsal bir görevdi.

Cennet Değirmenci’nin trajik hikayesi, 12 Eylül Askeri darbesinden sonra, işkence ile ölümü mahkemelerce sabitleşen tek kadın olarak tarihe geçti.

Kaynaklar:
– Tırnak içi kaynaklar Nokta dergisi.
– Değirmenci’nin ailesi.

İsmail Göçüm

Not: Cennet Değirmenci’nin hikayesini gerçekliğini bölgemiz Elbistan’da duymuyanımız kalmamıştır. Yazı biraz uzun fakat okunmasında bir sıkıntı çekilmiyor.

İlginizi çekebilir...

seyh

Tarikattan “o bizden değil” açıklaması

Sanırım hatırlamıyorsunuz. Benim ise hep gözümün önünde. Umre’den dönen beyaz sakallı adamı karşılarken binlerce insanın …