‘İlk cezamı Kürtçe şarkı yayınladığım için aldım’

ZABEL MİRKAN

Mehmet Bayrak, Kürdistan tarihine ilişkin yaptığı çalışmalarla Kürdoloji çalışmaları başta olmak üzere birçok alanda etki bırakan bir isim. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe öncesinde TRT için yaptığı çocuk programından başlayarak farklı gerekçelerle soruşturma konusu olan Bayrak’ın hapis cezasına çarptırıldığı ilk dava ise “Kürt Halk Türküleri – Kilam û Stranên Kurdî” başlıklı kitabından dolayı açılıyor.

Bayrak’ın “Kürtlerin ve Kürdistan’ın Görsel Tarihi” kitabı ise 2019’da Özge Yayınlarından çıktı. 8 bölümden oluşan kitabın ilk bölümü olan “Görsel Tarihte Kürtler ve Kürdistan”da Türk resmi tarihi sorgulanırken kitapta “Şiirsel ve Görsel Tarihte Kürdistan”, “Kürt Tarihinin ve Kültürünün İzini Süren Sembol İsimler”, “Kürt Kültürüne Yönelik Sansür ve Saptırma” gibi başlıklar da dikkat çekiyor.

1948 doğumlu Kürt yazar, Türkolog ve Kürdolog Mehmet Bayrak’la hem son çalışmasını konuştuk hem de kendi kişisel tarihine küçük bir gezi yaptık.

Size 6 kitabınız gerekçe gösterilerek 10 yıl 6 ay hapis cezası verildiğini biliyoruz. Bu çalışmalarınız da Kürdoloji bilimi üzerine miydi? Bize biraz kişisel tarihinizden bahsedebilir misiniz?

12 Eylül faşist cuntasından başlayarak hakkımda çok sayıda dava açıldı. TRT’de muhabir olarak çalışmaktayken Erzincanlı prodüktör bir arkadaşın önerisiyle 1979’da TRT’de bir çocuk programı sunmaya başlamıştım. O dönem Ankara’da sıkıyönetim vardı ve Başsavcı da şimdiki İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in babası Nurettin Soyer’di. O dönem Erdal Öz öncülüğünde toplumcu çocuk edebiyatı konusunda önemli bir külliyat oluşmuştu. Programcı Zekeriya Kabadayı, stüdyoya TRT’deki Alevi hizmetlilerle demokrat arkadaşların çocuklarından oluşan bir öğrenci grubu çağırmıştı. Programa başladığımızda çocukları tanımak için o güne kadar hangi roman, öykü ya da şiir kitaplarını okuduklarını sorduğumda, hemen herkes Nâzım Hikmet’in “Sevdalı Bulut”uyla başlayıp Orhan Kemal, Sabahattin Ali ve İranlı muhalif yazar Samed Behrengi’nin kitaplarıyla devam ediyordu. Programı izleyen Sıkıyönetim yöneticileri TRT’yi arayarak programı yasaklamış ve Başsavcı ifadelerimize başvurmuştu. Böylece program da noktalanmış oldu.

Aynı yılın sonları ile 1980 yılı başlarında dönemin Demokrat gazetesinde 30 gün süreli “Halk Şiirinde Toplumsal Olaylar ve Başkaldırılar” konulu bir yazı dizim yayımlanmış, 12 Eylül darbesi sonrası bu yazı dizisinden dolayı da hakkımda üç ayrı dava açılmıştı. Gazetenin çıkış yeri İstanbul olduğu için İstanbul Toplu Asliye Basın Mahkemesi, Ağır Ceza Mahkemesi ve Sıkıyönetim Mahkemesinde hakkımda üç ayrı dava açılmıştı. Bunların ikisinden beraat etmiş ancak Dersim Soykırımına ilişkin Kırmancki bir ağıttan dolayı Sıkıyönetim Mahkemesince 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştım. Bu da daha sonra para cezasına çevrilmişti.

Mehmet Bayrak, yayınladığı sayısız kitap ve ortaya çıkardığı sayısız belgeyle Kürt tarihine benzersiz katkılarda bulundu.

1988-1989 yıllarında Ankara’da yayımladığımız ilk Kürt kimlikli dergilerden “Özgür Gelecek” dergisi dolayısıyla da hem dergi sahibi hem yayın yönetmeni hem de yazar sıfatıyla hakkımda 32 dava açılmıştı. Bundan dolayı 2 kez tutuklanmış ve birçok kez gözaltına alınmıştım. Dergiyi tüm matbaalar polisçe kuşatıldığı için Ankara’da çıkaramayınca son 7 ve 8 nolu sayıları İstanbul’da basmak zorunda kalmıştık. İkinci kez tutuklanınca da dergi yayını son bulmuştu.

1990/91 yıllarından itibaren Kürdoloji alanında kitap yayınına başladım. Kendi kitaplarımın yanı sıra kaynak niteliğinde birçok Kürdoloji yayını yaptım. Prof. Martin van Bruinessen, Prof. Qanadê Kurdo, Prof. Celilê Celil, Prof. Lazarev, Prof. Robert Olson, Prof. Farizov, Mehmed Emin Zeki Bey, Dr. Arşak Poladyan ve J. Kurdo’nun çalışmaları bunlardan bazılarıydı. Ayrıca bir “anılar” dizisine başlamış ve Kadri Cemilpaşa (Zinar Silopi) ile Vet. Dr. M. Nuri Dersimi’nin anılarını ilk kez notlayarak ve resimleyerek ülkede yayımlamıştım.

Türkiye mahkemelerinden ilk hapis cezasını hangi nedenle aldınız?

Türkiye’de ilk kez yayımlanan “Kürt Halk Türküleri”nden (Kilam û Stranên Kurdî). Yani Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin şarkıları bile yasaklanmıştı oysa 1920’li yıllarda Güney ve Batı Kürdistan’daki manda yönetimlerinde bile birkaç Kürtçe şarkı kitabı yayımlanmıştı. Bu kitaba daha sonra 1993’te “Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri” ile 1994’te “Kürdoloji Belgeleri” konulu çalışmalarım eklenmişti. Yani kendime ait ya da editör sıfatıyla yayımladığım toplam 6 kitap hakkında dava açılmış ve yıllarca yargılandıktan sonra 1993 Ateşkesinin de etkisiyle bunların tümünden beraat etmiştim ancak 1994’te ateşkesin bozulmasıyla MGK’nin gizli bir talimatıyla Yargıtay, bu 6 davanın tümünü aleyhime bozmuş ve toplam 10 yıl 6 ay ceza alarak yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştım.

Ecevit döneminde, 1999 sonlarında çıkan bir kanunla “basın- yayın cezaları 3 yıl süreyle şartlı ertelenmiş” ve bu sürenin sonunda eski cezalar düşmüştü. Ancak 2002 yılı sonlarında Kürdoloji alanında 3 kitap daha çıkarmıştım ki, bunlardan üç ciltlik “Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları” ile “Geçmişten Günümüze Kürt Kadını” kitapları hakkında tekrar dava açılmıştı. Bunlar için birçok kez ülkeye gidip duruşmalara katılmış ve TMK’de yapılan bir değişiklikten sonra bu davalar da düşmüştü. Burada ilginç olan, Türk devletinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde mahkûm olmasından sonra yeniden Kürt kılam ve stranlarını cezalandırmaya kalkışmasıydı. Bu trajikomik durumu savcıya hatırlattığımda da, “Mehmet Bey, devlet Kürtlerin müzik kültürü yok derken siz binlerce şarkıyla ortaya çıkarırsanız tabii ki bu kitabı yasaklarız” diyordu!

Çıkardığınız son kitaplarınızdan olan “Kürtlerin ve Kürdistan’ın Görsel Tarihi”nde M. Garzoni’nin 1787’de yayımladığı “Kürt Dilinin Grameri ve Sözlüğü” üzerinde ayrıca duruyorsunuz. Bu sözlük Kürdoloji bilimi için neden bu kadar önemli?

Başta Kürt bilgini ve filozof-şairi Ehmedê Xanî’nin çalışmaları olmak üzere “Kürt Dilinin Grameri ve Sözlüğü” kategorisinde kimi çalışmalar yapılmış olmakla birlikte İtalyan Garzoni’nin bundan yaklaşık yüz yıl sonra, 1787’de Batı’da yayımladığı çalışma, bir ilk olması açısından büyük öneme sahiptir. Hiç unutmam: TDK’nin ilk kez bir “Kürtçe-Türkçe Sözlük” yayımlamasını bana müjdeleyen ve üniversitelerde ders veren bir okutman arkadaşımın bunu ilk sanması üzerine “Kürt Dilinin Sözlük Çalışmaları” bölümünü kaleme almıştım.

Keza yine devamında bahsettiğiniz “Kavâid-î Lisân-ı Kürdî”. Bu eserin keşfini ve önemini bize aktarabilir misiniz? Musa Anter’in yazısında mı geçiyor ilk olarak?

Mutkili Kürt dilcisi Halil Hayali Bey’in Ziya Gökalp’le birlikte hazırladığı “Elifbayê Kurmanci”nin ismine ilkin Musa Anter’in bir yazısında rastlamıştım. 1974’te İstanbul’da Beyazıt Devlet Kütüphanesinde çalışırken Arap harfli Türkçe eserler bölümünde bu alfabeye rastlamış ve ilk kez 1994’te “Kürdoloji Belgeleri” arasında tıpkıbasımını yayımlamıştım. Kitabı hazırlayan, Halil Hayali Bey’di. Sonradan Apê Musa’dan ve başka kaynaklardan öğreniyoruz ki Ziya Gökalp, İttihatçılar döneminde fikir değiştirerek kendisindeki çalışmayı imha etmiş ve elimizdeki örneği Halil Hayali Bey bizzat hazırlamıştı.

Seyyahlar neden bu kadar kıymetli? Örneğin kitabınızda bir seyyah olarak Dian Fossey’e denk gelmek son derece ilginçti benim için.

Prof. İsmet Şerif Vanlı’nın 1970’li yıllarda Fransızcadan çevrilerek yayımlanan “Batılı Eski Gezginler Gözüyle Kürtler ve Kürdistan” konulu kitapçığında toplam yirmi isim anılır ve sekiz gezginin çalışmalarına yer verilir. Oysa doğrudan kütüphanelerde yaptığım çalışmalarda bu sayıyı 250’ye çıkarmış durumdayım. Bu seyahatnamelerin Kürt ve Kürdistan tarihi açısından önemini geniş ölçüde irdelediğim gibi “Meşakkatlı Yolculukların Efsanevi Kahramanları” olarak nitelendirdiğim seyyahların karşılaştıkları güçlükleri ve kimi zaman öldürülmekle sonuçlanan hayatları üzerinde de özellikle durdum. 1932-1985 yılları arasında yaşamış olan Amerikalı araştırmacı-etnolog Dian Fossey’in yaşamı da böyle trajik bir sonla noktalanıyor. Fossey, Afrika’da vahşi sayılan gorillerle yaşayıp insanlar tarafından katledilen talihsiz bir seyyah olarak tarihe geçmiş durumda.

Kürdistan tarihi açısından Hasankeyf’in sular altında kalması ne anlama geliyor? Şu an coğrafyaya inşa edilmek istenen barajların tek gerekçesi “kuraklık tehlikesi” olabilir mi?

Bir bütün olarak tarih ve kültür varlıklarının yağmalanması, geçmişten beri ilgimi ve tepkimi çeken konulardan biri. Nitekim daha 1989 yılından başlayarak Hasankeyf’in katledilmesini engellemek için çeşitli yazılar yayımlamıştım. Sonradan, Şark Islahat Planına ve diğer gizli belgelere ulaşınca Kürdistan’ı tarihsizleştirme ve varisi olduğu eski uygarlık eserlerinden koparmanın bir politika olarak uygulandığına tanık oldum. Zaten DAİŞ rezaleti, her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Kitabınızın birçok yerinde “Kürdistan: Uygarlıklar Beşiği” ifadesini kullanıyorsunuz…

Mezopotamya’nın, münhasıran Fırat-Dicle boyunca devam eden Yukarı Mezopotamya’nın bir uygarlıklar beşiği olduğu Batı literatüründe sıkça geçer. Ancak “Uygarlıklar Beşiği Güneydoğu Anadolu” kavramına ilk kez Dersim Soykırımına da katılan emekli Jand. Alb. Nazmi Sevgen’in “Tarih Konuşuyor, Sayı:46-50/1968”deki bir yazı dizisinde rastlamıştım. Ünlü Bedirhan ailesinden Cemal Kutay’ın çıkardığı bu dergideki yazı dizisi, bilerek veya bilmeyerek bir gerçeğin altını çiziyordu. Bu nedenle Güneyli Kürt akademisyen J. Kurdo’nun “Kürt Kültürünün Kaynakları” konulu kitapçığını İngilizceden çevirterek “Uygarlıklar Beşiği Kürdistan”dan yaptığım eklerle genişletip 1992’de bir kitap olarak yayımlamış ve bu son bölümü yeni kitabım “Kürtlerin ve Kürdistan’ın Görsel Tarihi”ne de (Özge yay. Ank. 2019) eklemiştim.

Kürtçe eğitimin önemine tek bir örnek

Kürt dili çalışmalarının ve yayıncılığının durumu üzerinde özellikle duruyorsunuz. Bu konu neden bu kadar önemli?

Kürt dili ve yayıncılığında XOYBÛN Hareketinin bir dönemeç olduğunu vurgulamalıyız. Bundan dolayıdır ki 1934’te Erivan’da ilk kez düzenlenen Kürdoloji Kongresinin sömürgeci yönetimleri nasıl sıkıştırdığı bilinmeyen bir şey değildir. Öte yandan vereceğim tek örnek bile Kürtçe eğitimin ve yayıncılığın ne kadar önemli olduğunu sanırım göstermeye yeterlidir.

Türkiye-Sovyet sınırı, esas olarak Ekim 1917 Devriminden sonra belirlenmiştir. Ondan önce Osmanlı topraklarında yaşayan Serhad ve Ermenistan Kürtlerinin çok büyük bölümü köylü ve çoban-çırak durumunda emekçilerdi. Anadilde eğitim hakkına kavuşan bölge Kürtleri, Ekim Devriminin yarattığı olanaklarla büyük bir gelişme kaydettiler. Sözgelimi Celîl ailesinden Casimê Celil, Ordixanê Celil, doktora tezini yayımladığım Celilê Celil, Cemila Celil gibi hemen tüm aile bireyleri “profesör” yani akademisyen oldu ve Kürt kültürüne büyük katkı sağladılar.

Celal Güzelses Kürtçe eserleri neden Türkçe okuyordu?

Kürt müzik kültürüne yönelik sansür ve saptırmayla ilgili bir bölüm var kitapta; ancak intihal ya da “çalma” diyebileceğimiz durumla ilgili ne düşünüyorsunuz? Örneğin “Ankara’nın Taşına Bak”ın orijinalinin Hasan Zîrek’in yorumladığı “Ey Niştîman” olduğunu biliyoruz.

Kürt müzik kültürüne yapılan müdahaleler, baştan beri dikkatimi çeken hususlardandır. Daha Şark Islahat Planının ön raporlarına, planın kendisine ve buna bağlı Kürtçenin, Kürt müziğinin, Kürt rakslarının ve giyim-kuşamının yasaklanmasına ilişkin “gizli” genelgelere ulaşmadan TRT’de çalıştığım yıllarda 12 Eylül Cuntası döneminde Kürt halk oyunlarının nasıl yasaklandığına bizzat tanık olmuştum.

Naci Kutlay anlatmıştı: 1950’li yılların sonlarına doğru Ankara ve İstanbul’daki üniversiteli Kürt gençleri “Şark Geceleri” adı altında konserler düzenliyor ve Diyarbekirli Celal Güzelses gibi şahsiyetleri bu gecelere davet ediyorlar. Çubuk Barajındaki bir piknikte Celal Güzelses’i sıkıştırıyorlar, “Neden Kürtçe eserleri Türkçe okuyorsun?” diyorlar. Celal Güzelses diyor ki, “Yahu gençler, biliyorsunuz ki Kürtçe şarkı okumak yasak, biz Kürtçe kılam ve stranları, ezgilerini koruyarak Türkçe icra ediyoruz ki, hiç olmazsa bu ezgiler-makamlar kaybolmasın!”

Özgür Gelecek dergisini çıkardığım 1989 yılının ilk aylarında yoğun biçimde tartışılmaya başlanan bu konu, yine Diyarbekirli gazeteci Mehmet Korkmaz tarafından Tempo dergisinde bir kapak yazısıyla gündeme getirilmiş ve bu yazıyı ben de hem çıkardığım dergiye hem de 1991’de yayımladığım “Kılam û Stranên Kurdî” kitabıma taşımıştım. Buradaki kimi ünlü örnekler, Türkçedeki halleriyle birlikte, şöyleydi:

⇒ Yek Mumik (Bir Mumdur)

⇒ Lê Dotmam (Ben Yetim)

⇒ Gulê Rabe Sibe ye (Güle Uyan Sabahtır)

⇒ Oy Fırat Fırat (Oy Fırat Fırat)

⇒ Ez Kevok im lê lê (Hele Yar Zalim Yar)

⇒ Welle Govend Ranabe (Can Mercan)

⇒ Diyarbekir Paytaxt e (Ben De Gidem Paytahta)

⇒ Gulizer (Gülüzar)

⇒ Dayika min (Maden Dağı Dumandır)

⇒ Ende Were Paytaxt e (Mardinkapı Şen Olur)

⇒ Hat Karvanê Merdinê (Mektebin Bacaları)

⇒ Lê Nazê Lê Nazliyê (Le Naze)

⇒ Reka Midyadê Kaş e (Karanfil Eker Misin?)

⇒ Ber Çem Ber Çem Diçûme (Esmerim Biçim Biçim)

⇒ Cotyar (Beyaz Gül Kırmızı Gül)

⇒ Lê Lê Xanê (Haydi Hane Göreyim Seni)

⇒ Hey Hey Gidiyê Heyrokê (Hey Hey Gidiye Güzel Yar)

⇒ Êvar e Êvar e Rabe Narînê (Ay Doğdu Suya Düştü Narine)

⇒ Sînemê (Zap Suyu)

Bu örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkün ve bu ayrıca ayrıntılı bir karşılaştırma konusudur. Bu nedenle sözünü ettiklerim yüzlerce örnekten birkaçıdır.

Türkleştirmeye çalışılan Fataraş

“Kürt Görsel Tarihinde Sansür ve Saptırma” bölümünde Kara Fatma’dan bahsediyorsunuz. Kara Fatma’nın gravürüne yapılan müdahaleden bize söz edebilir misiniz?

Kürtçe adıyla “Fataraş”, Türkçe adıyla “Kara Fatma”, Osmanlıca adıyla “Kürt cengâveri”, Batı dillerindeki adıyla “Kürt Amazonu”, “Kürt prensesi”… Kara Fatma, yani yöremizdeki adıyla Fataraş, Osmanlı döneminde birey bazında Osmanlı kadınını en çok Batı literatürüne sokan İçtoroslar’dan bir Kürt kadın savaşçıdır. Bu savaşçı Kürt kadını, 1853-1856 yılları arasında Osmanlı’nın İngiliz ve Fransızlarla birlikte ortak komuta altında Ruslara karşı giriştiği önemli savaşa 300 süvari ve piyadenin başında katılan ilginç bir figürdür. İlk defa fotoğraflanan bu savaşa katılarak tüm taraf devletler nezdinde büyük bir sükse yapıyor ve İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya literatürüne hem gravür hem de kartpostal olarak giriyor.

Geçmiş Osmanlı basını onu “Kızılbaş Kürt” kimliğiyle yansıtırken İttihatçı basının onu birden Türkleştirmeye çalıştığını ve bu tutumun Kemalistlerce de devam ettirildiğini görürüz. Kara Fatma, savaşa katılan tüm kadınların ortak kimliğine dönüştürülür.

özgür politika

İlginizi çekebilir...

Bahoz Savata

Bahoz Şavata Bahoz Şavata Türkçe köken olarak Orta Asya’da Altay Dil Ailesi kökenli ve yapı …